| OZDERIN,M. msn : ozderin @ hotmail.com |
12 Eylül 2006 Tarihli ve 26287 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
— Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığına, Adalet Bakanı Cemil ÇİÇEK’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Devlet Bakanı Beşir ATALAY’a, Maliye Bakanı Kemal UNAKITAN’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
ATAMA KARARLARI
— Milli Savunma ile Millî Eğitim Bakanlıklarına Ait Atama Kararları
YÖNETMELİKLER
— Elektrik Piyasasında Dağıtım Sisteminde Sunulan Elektrik Enerjisinin Tedarik Sürekliliği, Ticari ve Teknik Kalitesi Hakkında Yönetmelik
— Petrol Piyasasında Yapılacak Denetimler ile Ön Araştırma ve Soruşturmalarda Takip Edilecek Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasası Sorumlu Müdür Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Galatasaray Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Lisans Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
18 yaşından küçük engelliye de maaş
KÜTAHYA (İHA) - AK Parti Kütahya Milletvekili Abdullah Cantimur, 5378 sayılı Özürlüler Yasası’nda yapılan son değişikliklerle 18 yaşını doldurmamış özürlülere de aylık bağlanacağını açıkladı. 18 yaşını doldurmamış özürlü vatandaşlar lehine değişiklik yapılan 5378 sayılı yasanın ek 25. maddesine göre bağlanacak aylığın özrün durumuna göre 65 yaşını doldurmuş vatandaşlara bağlanan yaşlılık maaşından daha yüksek olacağını bildiren Cantimur, “Yeni yasadan faydalanmak isteyen özürlü vatandaşların tam teşekküllü hastanelerden alacağı sağlık kurulu raporunu Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü Yaşlılar Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na iletmesi gerekiyor. Bu tür müracaatları görüşüp karara bağlamak üzere eskiden belirli günlerde toplanan Emekli Sandığı’nın işlemlerin hızlandırılması ve kısa sürede sonuca bağlanması için şimdi her gün toplanması yönünde yeni yasal düzenlemeler getiriyoruz” diye konuştu.
TBMM, AB uyum yasaları içim erken mesaiye başlıyor
ANKARA - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Başkanlığı'nda toplanan AK Parti Merkez Yürütme Kurulu (MYK), AB uyum yasalarını görüşmek üzere Meclis'in 19 Eylül'de olağanüstü toplantıya çağrılmasına karar verdi. Parti yönetimi, olağanüstü toplantı için gereken başvuru sürecini bugün başlatacak.
AK Parti MYK, Başbakan Erdoğan başkanlığında yaklaşık 2 saat süren bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda Bakanlar Kurulu'nda benimsenen Meclis'in olağanüstü toplanma kararı masaya yatırıldı. Kurul, TBMM'nin 19 Eylül 2006 tarihinde olağanüstü toplantıya çağrılmasını kararlaştırdı. Bu çerçevede gereken başvuru süreci bugünden itibaren başlatılacak. Meclis'in öncelikli gündem maddesini Avrupa Birliği'ne (AB) yönelik uyum yasaları oluşturacak. Meclis tatile girmeden önce gündeme alınan ancak görüşelemeyen yasa tasarıları da 1 Ekim tarihine kadar Meclis Genel Kurulu'nda ele alınacak. AK Parti Yönetimi, olağanüstü toplantı çağrısından sonra da Meclis'in olağan çalışma düzenine geçmesini kararlaştırdı. MYK'da alınan karara göre, Meclis, 1 Ekim tarihini beklemeden olağan çalışma gündemine başlayacak. TBMM'nin resmi açılışı ise 1 Ekim 2006 tarihinde gerçekleşecek.
Özel hastanede 1 doktor günde en fazla 30 hasta bakacak
SSK, özel hastanelerden satın aldığı hizmette, “başvuruların artması ve muayene sürelerinin kısalması” gibi sıkıntılar yaşanması nedeniyle, hastanelerle imzaladığı protokole, “Bir doktor günde en fazla 30 SSK’lı hastaya bakacak” maddesi ekledi.
(ANKA)-SSK, özel hastanelerle yaptığı proktokole, “Bir doktor, günde en fazla 30 SSK’lı hastaya bakacak” maddesi ekledi.
SSK özel hastanelerle yaptığı protokole yeni bir düzenleme getirdi. Buna göre, artık bir doktor, günde sadece 30 SSK’lı hastaya bakacak. Bu sayı gün içinde aşılmayacak.
HER HASTAYA 15 DAKİKA
Özel hastanelerden satın aldığı hizmette, “hastaların yoğun başvurusu nedeniyle muayene süresinin kısalması”, “ameliyat için bekleme sürelerinin artması” gibi sıkıntılar yaşanması nedeniyle, böyle bir uygulamaya gittiklerini ve “Her hastaya en az 15 dakika bakılabilmesini sağlamayı” amaçladıklarını söyleyen SSK yetkilileri, daha önce özel hastanelerdeki doktorların sınırsız sayıda SSK’lı hastaya baktıklarına işaret etti.
Bu durumda doktorlar saatte 4 hastaya bakacak. SSK’lı hastaların uygulamadan memnun kalıp kalmayacakları ise önümüzdeki günlerde belli olacak.
160’TAN FAZLA HASTANEYLE ANLAŞMA İMZALANDI
Edinilen bilgiye göre, Türkiyede yaklaşık 300 özel hastane bulunurken, SSK bu hastanelerin 160’ından fazlasıyla anlaşma imzaladı
Ceset torbası olmayan sürücüye ceza
Kocaeli'de toplu taşıma araçlarında yapılan denetimler sırasında, araçlarında ceset torbası bulundurmayan sürücülere 49 YTL ceza kesildi.
Trafik Şube Müdürlüğü ekipleri, E-5 Karayolu'nda minibüs ve otobüsleri durdurarak kontrol etti.
Yapılan denetimler sırasında, polis ekipleri, sürücülere, araçlarında ceset torbası ve eldiven olup olmadığını da sordu.
Denetimlerde, aralarında ceset torbası bulundurmayan sürücülerin de bulunduğu 450 kişiye ceza kesildi.
İlk kez böyle bir uygulamayla karşılaştıklarını belirten sürücüler ise, bu konuda kendilerini hiç kimsenin uyarmadığını söyledi.
Yetkililer, Avrupa Birliği'ne uyum yasaları çerçevesinde, toplu taşıma araçlarında ceset torbası bulundurma zorunluluğu getirildiğini belirtti.
Ankara Esenboğa yolunun adı Recep Tayyip Erdoğan Bulvarı olarak kaldı
ANKARA - Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, grup toplantısında Esenboğa yoluna 'Recep Tayyip Erdoğan Bulvarı' ismi yerine 'Turgut Özal Bulvarı' isminin konulması kararının ardından yapılan oylamada salt çoğunluk sağlanamaması üzerine yasa gereği, Esenboğa yolunun adı Recep Tayyip Erdoğan Bulvarı olarak kaldı.
Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi grup toplantısında, Meclis Başkan Vekili Seyfi Saltoğlu'nun önergesiyle Esenboğa yoluna Özal Bulvarı adı verilmesi istendi. CHP'li meclis üyeleri ise bu karara karşı çıkarak, Esenboğa yolunun İsmet Paşa Bulvarı olmasını istedi. Saltoğlu, konuşmasında Turgut Özal'ın belediyeciliğe çok hizmet ettiğini belirterek, "İsmet Paşa da büyüğümüz. CHP Genel Merkezi'nin bulunduğu caddeye, İsmet Paşa Caddesi ismi verilebilir" önerisinde bulundu. Daha sonra konuşmaların ardından Meclis Başkanı Melih Gökçek oylama işlemini başlattı. Yapılan oylamada Özal Bulvarı isim için 52 kişi 'evet' derken 18 kişi 'red' oyu kullandı. Yasa gereği meclis tam sayısının 3'te 2'si bulunmadığı için Özal ismi verilemedi. Konuyla ilgili soruları cevaplayan Melih Gökçek, "Sayın Erdoğan, medyada çıkan haberler üzerine Esenboğa yoluna kendi isminin verilmesini istemiyordu. Biz de demokrasi çerçevesinde bir oylama yaptık. Yapılan oylama sonucunda rahmeti Turgut Özal'ın adının Esenboğa yoluna verilmesi kararı çıktı. Ama, sevgili CHP'li meclis üyelerimiz red oyu vererek sayın Erdoğan'a bağlılıkları bildirdiler. CHP'li meclis üyelerine Recep Tayyip Erdoğan isminin kalması konusunda ısrarcı oldukları için teşekkürlerimi bildiriyorum. CHP'li meclis üyelerinin çalışması sonucunda Esenboğa yolunun adı Recep Tayyip Erdoğan Bulvarı olarak kaldı" diye konuştu.
İşsizlik ödeneği alanların sayısı 100 bini geçti...
İşsizlik Sigortası Fonu Bültenine göre, geçen ay işsizlik sigortasından yararlanan kişi sayısı bir önceki aya göre bin 610 artarak 99 bin 664'ten 101 bin 274'e yükseldi.
AA - İşsizlik Sigortası Fonu'ndan, geçen ay 101 bin 274 kişiye, toplam 27 milyon 722 bin 642 YTL 5 YKr ödendi.
Öte yandan, İşsizlik Sigortası Fonu'nun toplam varlığı 31 Ağustos itibariyle 21 milyar 677 milyon 736 bin 206 YTL 28 YKr'ye ulaştı.
Aynı tarih itibariyle toplam fon varlığının yüzde 53.36'sı bono, yüzde 42.62'si tahvil, yüzde 3.62'si döviz cinsi tahvil, yüzde 0.29'u mevduat, yüzde 0.11'i de döviz tevdiat hesabından oluştu.
Bu arada, İş Kanunu çerçevesinde, İşsizlik Sigortası Fonu kapsamında oluşturulan Ücret Garanti Fonu'ndan da geçen ay 300 kişiye, 286 bin 150 YTL 92 YKr ödendi.
Ücret Garanti Fonu'ndan, konkordato ilanı, aciz vesikası alması veya iflası nedeniyle işverenin ödeme güçlüğüne düştüğü durumlarda, işçilerin son 3 aylık ücret alacakları ödeniyor.
Engelleniyormuş! Elinizde kanıt mı var
Çiçek, muhalefetin İsmailağa Cemaati’ndeki cinayetle gündeme gelen iddialara ilişkin yeterli soruşturma yapılmadığı eleştirilerine böyle yanıt verdi
Ankara-Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek, muhalefetin İsmailağa Cemaati’ndeki cinayet ve linç olayı ve ardından Sauna Çetesi lideri Kasım Zengin’in ifadeleri ile gündeme gelen iddialara ilişkin yeterli soruşturma yapılmadığı eleştirilerine sert yanıt verdi. Çiçek, “tahripkar ve provakatif” olarak nitelediği eleştirilerle yargıya müdahele edilmeye çalışıldığını savundu.
Çiçek, dünkü Bakanlar Kurulu toplantısından sonra gazetecilerin soruları üzerine Adli Yıl Açılış töreninde Yargıtay Başkanı Osman Arslan’ın yaptığı konuşmaya atıfta bulunarak yanıt verdi:
* HUZURSUZLUK YARATIR: Bu konunun üzerinden birkaç gün geçmesine rağmen, üstelik İstanbul Müftülüğü ve Valiliği açıklama yapmasına rağmen ve hazırlık soruşturması gizli iken tahripkar ve provakasyona yönelik değerlendirmeler yapılıyor. Bunlar geçmişte de yapıldı. Bunlar huzuruzluk çıkarılmasından başka bir işe yaramaz.
* SOMUT KANIT VAR MI?: Ortada işlenmiş suç var, bu suçla ilgili soruşturma sürüyor. Bunun engellendiği yönünde kimsenin elinde somut bilgi var mı? Savcılık soruşturma yürütürken bunlar görevini yapmıyormuş gibi eleştiri yapılıyor. Bundan ne medet umuluyor anlamış değilim. Siyaset yapılacaksa da yargıya intikal etmiş konularda yapılmasın. İkide bir iktidarı suçlarken Anayasa ve yasalara uymuyor diyeceksiniz, sonra Anayasa’yı ihlal edeceksiniz. Devletin diğer kurumları açısından hükümet bir engel mi çıkarmış? Yargı yılının açılışının üzerinden 5-10 gün geçmemişken bu konuda yazılan çizilenleri Yargıtay Başkanı’nın açıklamaları ile yan yana getirip düşünmek lazım.
BDDK`ya kızan Özok, batık avukatı çıktı
BDDK ve TMSF kararlarını `Nazi` uygulamalarına benzeten TBB Başkanı Özok, batık bankalarda yöneticilik yapmış iki kişinin avukatlığını yapmış
GÜLÇİN ÜSTÜN - GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara
Adli yıl açılış konuşmasında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu`nun (TMSF) kararlarını, `Nazi` uygulamalarına benzeten Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Özdemir Özok, batık EGS Bank ve Bank Kapital`in bazı eski yöneticilerinin avukatı çıktı. Özok, adli yıl açılışındaki konuşmasında, alışılmadık bir konuya geniş yer ayırdı. Bankacılık Yasası`nı eleştiren Özok, BDDK ile TMSF`nin, yasa sayesinde Nazi Almanyası`nda bile olmayan yetkiler aldığını söyledi. Özdemir Özok, şöyle dedi: `Çoğu yurtdışı tahsilli, bankacılık sektörünün yetiştirdiği, çok yetkin, saygın ve namuslu bankacılar vardır. Namuslu - namussuz, suçlu - suçsuz ya da halk deyimiyle yaş - kuru ayrımı yapılmadan bu insanların tamamının geleceği, hukuk dünyamızın baş belası olan çoğunluğu bilmez kişilerin egemen olduğu bir bilirkişilik kurumunun yorumlarıyla karartılmak istenmektedir.`
Bankacı avukatı
Ancak Özok`un, batık EGS Bank davasında `hizmet nedeniyle inancı kötüye kullanmak`la suçlanan yönetici Yavuz Gürsel ile Bank Kapital davasında eski banka yöneticisi Metin Aksu`nun vekilliğini üstlendiği bildirildi. Özok, davanın Yargıtay`daki duruşmasında, davaya profesyonel değil, vicdani olarak katıldığını belirterek, `Hala ülkemizde kadı kafasıyla hüküm tesis eden yargıçlar var` dedi. Özok`un ayrıca çok sayıda İmarzede`nin avukatlığını yaptığı da bildirildi.
BDDK: Konuşması etik açıdan sorunlu
BDDK yetkilileri Özdemir Özok`un değerlendirmelerine tepki göstererek, yasa çerçevesinde hareket ettiklerini açıkladı. Özok`un konuşmasından hemen sonra kendisine yanıt veren BDDK Başkanı Tevfik Bilgin`den sonra, dün de bir başka BDDK yetkilisi Özok`un konuşmasını `etik açıdan sorunlu` olarak niteledi. Özok`un profesyonel olarak bu davaların tümünde görev alma hakkı bulunduğuna işaret eden BDDK yetkilisi, `Ancak adli yıl açılışında, görevinden dolayı konuşma hakkının bulunduğu bir ortamda bu tür bir konuşma yapması etik açıdan sorunlu` diye konuştu.
`Hukuksuzluğa karşı durmak zorundayız`
İki müvekkili olduğunu ifade eden Özdemir Özok, Milliyet`in konuyla ilgili sorusunu şöyle yanıtladı:
`Benim iki müvekkilim var. Biri Halk Bankası`nda, Türkiye Kalkınma Bankası`nda yöneticilik yapan Yavuz Gürsel. Diğeri de Metin Aksu. Bank Kapital`in yöneticilerinden. Ben Kahramanmaraş Pazarcıklıyım. Aksu da öyle. Ağabeyim kadar sevdiğim bir kişinin oğlu. Öz yeğenim gibi. Kendisinden tek kuruş para almış mıyım? Bir gönül borcu. Benim banka patronu müvekkilim yok. Ben mudilerin avukatlığını yaptım.`
Türkiye`deki hukuksuzluğu dile getirdiğini söyleyen Özok, sözlerini şöyle sürdürdü: `Müvekkilim için yapılan, bu saikle yapılmış bir konuşma değil o. Bütün konuşma bir yana bırakılır, sadece buraya olta atılırsa, bu yaklaşımı iyi niyetli bulmam. Anayasa`nın 90. maddesi ortada. Hukuk kurallarını bir yana bırakamayız. İnsanlar bu konuşmayı, basit biçimde, `müvekkilinin yararına yaptı` diye yorumlayabilir. Ama TBB olarak hukuksuzluğun karşısında durmak zorundayız.
Neden antidemokratik 301. maddeyle ilgili sözlerim, pankart açan gençlerin linç edilmesini hoşgören tavrı eleştiren sözlerim, Ermeni konferansı ve Mehmet Ali Ağca ile ilgili sözlerim işlenmiyor? Bu kişilerle akrabalığım mı var? Hayatımın hiçbir döneminde, TBB ile profesyonel büro işlerim arasında bir bağ kurmadım.`
`E-Adalet` karışıklık yarattı
Adalet Bakanlığı`nın ‘e-adalet` projesi eleştirileri de beraberinde getirdi. Bakanlığa göre, dünyada eşi olmayan projeyle vatandaşlar da sistemin kullanıcısı olacak. Yargı çalışanlarına göre ise altyapı yetersizliği nedeniyle proje işleyişi yavaşlatıyor.
İSTANBUL - Adalet Bakanlığı, ‘e-adalet`i sağlamak amacıyla 2003`te başlattığı Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) ile bilgi alışverişini elektronik ortama taşımayı ve yargıya hız kazandırmayı hedefliyor. Mayıs 2006`da Türkiye genelinde uygulanmaya başlanan proje, başta avukatlar olmak üzere yargı çalışanlarının eleştirilerine neden oldu. Avukatların, `Bakanlık, hayatında bilgisayarı daktilo gibi kullanmanın ötesinde hiçbir şey yapmamış bir mahkeme katibinden böyle bir sistemi kullanmasını istiyor, proje sanki Türkiye`de tek bir dava varmış ve her şey o dava üzerinden yürüyormuş gibi bir sisteme dayanarak yapılmış` şeklindeki eleştirilerine Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Müdürü Hakim Ali Kaya, `Projeler yapılırken ara süreçlere göre değil nihai hedefe göre yapılır” sözleriyle karşılık verdi.‘UYAP DÜNYADA BİR İLK` Projenin mimarlarından hakim Ali Kaya, UYAP`la adaleti gecikmeksizin yerine getirerek vatandaşın mağdur olmasını engellemeyi amaçladıklarını söyledi. Kaya, `Avrupa Birliği ülkeleri de dahil hiçbir ülkede tüm adli hizmetleri, işlemleri ve süreçleri kapsayan, yargıyı tüm etkenleri ile birlikte ele alan, yargının gecikmesine sebebiyet veren tüm olumsuzlukları ortadan kaldırmaya çalışan, avukatları ve vatandaşı sistemin bir kullanıcısı kabul eden ve içinde karar destek sistemlerini barındıran UYAP benzeri bir entegre sistem örneğine henüz rastlamadık” dedi.
‘İŞLER ARAPSAÇINA DÖNDÜ` Ulusal Yargı Ağı Projesini henüz uygulamaya başlayan Kocaeli`deki avukatlardan Murat Özveri, projede işin uygulayıcılarının yok sayıldığını ifade etti: `Uygulama ile adliyelerde işler arapsaçına döndü, en basit bir işlem için iki gün beklemek durumunda kalıyoruz. Bakanlık hayatında bilgisayarı daktilo gibi kullanmanın ötesinde hiçbir şey yapmamış bir katipten bu sistemi kullanmasını istiyor. Tüm işlemler elektronik ortamda gerçekleştirileceği için elektronik sistemdeki aksama yargının işleyişini etkiliyor. Adliyelerdeki bilgisayarların çoğunun işlemci hızı düşük, elektronik ortamda en ufak işlemin yapılması bile saatler sürebiliyor, ‘UYAP bağlantısı kesildi` denilerek vatandaş bekletiliyor. Yani zor koşullarda ve sürekli fazla mesai yaparak çalışan adliye personelinin iş yükü arttırılmış oldu, zaten ağır aksak işleyen sisteme ek yükler getirildi.” ‘UYAP İYİ BİR PROJE, ANCAK ALTYAPI SORUNU VAR`
UYAP`ın yaklaşık bir yıldır uygulandığı Ankara`daki avukatlardan Halil Demren de altyapı yetersizliği nedeniyle işlerin aksadığı görüşünde. Dermen, `Bu sistem, sanki Türkiye`de tek bir dava varmış ve her şey o dava üzerinden yürüyormuş gibi bir mantıkla yapılmış. Tam anlamıyla uygulandığı zaman iyi olacak ama altyapı buna hazır değil. Bu sistemi kuranlar herhalde davalara çok vakıf değiller, çünkü bir takım davalarda sıkıntılar yaşanıyor. Bunu zamanla ve el yordamıyla aşmaya çalışıyorlar, örneğin 400 dosya için her birine ayrı ayrı makbuz kesiliyor, bu inanılmaz bir zaman kaybı” dedi. ‘PROJELER NİHAİ HEDEFLERE GÖRE YAPILIR`
Ali Kaya, altyapı yetersizliği eleştirilerini haksız olduğunu belirterek, `Bu yanlış bir düşüncedir, çünkü projeler yapılırken ara süreçlere göre yapılmaz nihai hedefe göre yapılır ama geçişi sürece bağlıdır” dedi. İcra müdüründen zabıt katibine kadar bütün adliye çalışanlarının bu sürece katıldığını söyleyen Kaya, `Teknik altyapıyı oluşturduk. Hakim ve savcılar dahil 13 bin personele temel bilgisayar eğitimi verdik ve eğitimlerimiz devam ediyor” diye devam etti.
‘KARARLARIN DEĞİŞTİRİLMESİ MÜMKÜN DEĞİL`
Projede merak edilen konulardan biri de sistemin güvenilirliği ile ilgili. Ali Kaya, yargı ağına girilerek kararların değiştirilmesinin mümkün olmayacağını ifade ederek, güvenlikle ilgili bir sorunun olmadığını söyledi: `Bilgi ve belgelerin son hali, değişmez ve güvenli bir şekilde veri tabanında saklanıyor, yetkisiz erişimlere izin verilmiyor. Dosyaların arşivlenmesi elektronik ortamda yapıldığı için hakim ve savcıların arşivdeki dosyalara erişimi daha hızlı, kolay ve güvenli bir şekilde olabiliyor. Güvenlik ve gizlilik ilkesi doğrultusunda bu dosyaların sadece ilgili personel tarafından görülmesi sağlanıyor.”
‘KARS`TAKİ HAKİM İZMİR`DEKİ KARARI GÖREBİLECEK`
‘adalet.gov.tr` internet adresine TC Kimlik ve dosya numarasını giren vatandaşın sadece kendi dosyasıyla ilgili bilgilere ulaşacağını, avukatların vekaletnamesi olan dosyayı, hakim ve savcıların ise sadece kendi dosyalarını görebileceklerini belirten Kaya, `Bilgi alışverişini sistem kendisi otomatik olarak yapıyor, örneğin bir kişi boşanma davası açtı, sistem hemen ‘bu insanın nafaka, ya da ceza davası da var` gibi bilgileri bulup hakimin önüne getiriyor. Kars`taki bir hakim İzmir`deki bir hakimin kararlarına bakabiliyor ancak dosyaya bakamıyor. Çünkü dosya her hakimin kendi sorumluluğundadır. Kararlar kesinleştikten sonra sitede yer alacak, üzerinde sonradan hiçbir değişiklik yapılamayacak. Çünkü bunlar bizim için arşiv kaydıdır.” dedi.
‘YARGI BAĞIMSIZLIĞINI TEHDİT EDİYOR`
Avukat Murat Özveri, projenin özellikle yargıç ve savcıları sürekli gözetleyen ve denetleyen bir mantıkla üretildiğini ve yargı bağımsızlığını da tehdit ettiğini ifade etti. Özveri, `Açık, şeffaf, herkese ulaşabilir bir adaleti sadece bilgisayardan ve teknolojiden bekleyen anlayışı yanlış buluyorum. Yargıcın bağımsızlığı sağlanmamışken, Bakanlığa tabi ve dilediğinde Türkiye`nin her yerine sürülebilecek bir yapıdayken açık ve şeffaf yargıdan bahsedemeyiz. İnsanlar buradan bağımsızlığı değil, tam tersine gözetlendiğini ve denetlendiklerini anlarlar”dedi.
‘YARGI BAĞIMSIZLIĞI OLUŞTURULMAYA ÇALIŞILIYOR`
Ali Kaya, UYAP`ın yargı bağımsızlığını tehdit ettiği yönündeki iddiaya ise şu cevabı verdi. `Yargı bağımsızlığı şu anda mümkün olduğu kadar oluşturulmaya çalışılıyor. Hakimlerin kararını verirken ne bakanın ne bürokratın böyle bir telkinde bulunması mümkün. Hakim karar verirken müdahil olmanın cezası yasalara göre 2 ile 5 yıl hapistir. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu`nun yapısını zaten biliyorsunuz. Bu proje, yargı bağımsızlığını tehdit etmiyor. Bu işin zirvesindeki birim olan Yargıtay da projenin içindedir. Adalet Bakanlığı sadece sekreteryayı yapan yürütmeyi temsil eden bir birim, ama Yargıtay dosyalarını Adalet Bakanlığı`nın görme hakkı yok. Hiyerarşi içinde bir başsavcı bile savcının dosyasını göremez. Yani projenin yargı bağımsızlığını tehdit etmesi diye bir şey söz konusu değil.”
‘Darbeciler hâlâ yargılanmadıysa bunda 70 milyonun suçu var’
12 Eylül İhtilali’nde sanat da yara aldı. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 39 ton kitap, gazete ve dergi imha edildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetelerin yayını 300 gün durduruldu.
Birçok edebiyatçı koğuş arkadaşı oldu. Önceki darbelerden ders alarak ülkeyi terk edenler de vardı. Onlardan biri 27 yıl hapis istemiyle yargılanan romancı Oya Baydar. Baydar yurtdışına çıkışını, “12 Mart 1971 darbesinde tutuklanmış, işkence görmüştüm, neler olabileceğini biliyordum. Bir daha aynı macerayı yaşamaya hiç niyetli değildim.” sözleriyle açıklıyor. Ünlü romancı, darbecilerin hâlâ yargılanmamasında Türkiye’de yaşayan herkesin sorumlu olduğuna inanıyor. Demokrasi ve barışı savunmanın bir avuç insanın işi gibi görülmesinden yakınıyor. Baydar, 1960’tan itibaren ara verdiği yazı hayatına yurtdışında kaldığı süre içerisinde geri döndü. Elveda Alyoşa hikâye kitabı, Kedi Mektupları, Sıcak Külleri Kaldı ve Erguvan Kapısı adlı romanları 1980 sonrası dönemin ürünleri.
Baydar, 12 Eylül’ün ‘hayatında büyük kırılmalara’ sebep olduğunu dile getiriyor. Baydar şöyle devam ediyor: “Hesaplaşmamız gereken; baskıdır, şiddettir, adaletsizliktir. Kısaca insanın hak ve özgürlüklerinin gaspedilmesi, kısıtlanmasıdır. Öç almak için değil ama yapabildiğim kadarıyla 12 Eylül zihniyetiyle mücadele etmeye çalışıyorum. 12 Eylül suçlularının, cunta elebaşlarından başlayarak cezalandırılmalarını istiyorum. Şili, Arjantin bunu bir ölçüde başardı.” Oya Baydar, sahip olduğu hak ve hürriyetleri koruma adına demokrasi mücadelesi vermeyen geniş kitleyi de sorguluyor. Ona göre darbecilerin yargılanmak yerine itibar görmesinde herkesin suç ortaklığı var: “Kendimizi kandırmadan şu gerçeği de bilelim; 12 Eylül’ler bunca zaman cezalandırılamamışsa, hatta gencecik insanların asılmasını, hapishanelerde işkencede ölmesini, yıllarca tutuklu kalmasını, on binlerce insanımızın sürgüne gitmesini açık açık savunmaya devam ediyorlarsa, cuntabaşı devlet protokolünde, sosyetede, medyada yani bu toplumda saygın bir kişi gibi muamele görmüşse ve görmeye devam ediyorsa, bunda herkesin, 70 milyonun suç ortaklığı yok mu? 12 Eylül zihniyetine karşı çıkmak, bugün hâlâ, gerçek demokrasi ve barışı savunan bir avuç insanın işi gibi görülüyor.”
Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu, 12 Eylül İhtilali’ni gerçekleştiren 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve komutanların yargılanması için suç duyurusunda bulunmuştu. Kayasu, suç duyurusunda, “İleride başka darbelerin olmasını önlemenin yolu bu işe kalkışan kimselerin yargı önünde hesap vermesiyle kesilebilir.” demişti. Ancak Kayasu, bu girişiminin ardından görevden alındı. Ardından hakkında ‘orduya hakaret’ etmek ve görevi kötüye kullanmak suçlarından dava açıldı. Yargıtay, ‘orduya hakaret’ suçu bulunmamakla birlikte savcının bu yolla ‘görevi kötüye kullandığına’ karar verdi. Kayasu, bir yıl hapis ve üç ay memuriyetten yasaklama ile cezalandırıldı. Bu ceza 988 milyon lira para cezasına çevrilip ertelendi.
12.09.2006
Melik Duvaklı
İstanbul
Terör örgütü DHKP-C temyize gitti
Belçika'nın Bruges Ceza Mahkemesi tarafından geçen şubat ayında çeşitli hapis ve para cezalarına çarptırılan terör örgütü DHKP-C üyelerinin temyiz davası, Gent Temyiz Mahkemesi'nde, yoğun güvenlik önlemleri çerçevesinde başladı. Mahkemenin önceki dünki bölümünde sanıklardan Musa Asoğlu, Kaya Saz, Bahar Kimyongür, Hasan Ekici ve Akar Özordulu avukatlarıyla birlikte hazır bulundu. Sanık avukatları, müvekkillerinin "siyasi suçlu'' olduğunu ileri sürdü.
F. Gülen'den Erdoğan açıklaması
M. Fethullah Gülen’in avukatı Orhan Erdemli, önceki bir gazetede “Erdoğan’la Gülen’in arası açılıyor” başlıklı haberin gerçek dışı olduğunu söyledi. Avukat Erdemli, yaptığı yazılı açıklamada, haberde müvekkili adına öne sürülen iddiaların gerçek dışı olduğuna dikkat çekti.
Erdemli, “Söz konusu yayında, Zaman Gazetesi yazarı Sayın Hüseyin Gülerce’nin son günlerde kaleme aldığı yazılardaki eleştirel ifadelerden hareketle ‘Erdoğan’la Gülen’in arası açılıyor’ şeklinde hayalî bir hükme varılmıştır. Son aylarda ülkemizde yaşanan birtakım olaylar bu mesnetsiz hükümle irtibatlandırılarak, kamuoyunun da bu düşünceye itibar etmesi amaçlanmıştır.” diye konuştu. Avukat Erdemli, Gülerce’nin kendi fikirlerini dile getirdiğini vurgulayarak, “Öncelikle belirtmek gerekir ki; Sayın Hüseyin Gülerce’nin sorumluluk duygusu taşıyan bütün yazarlar gibi kendi düşüncelerini yazması veya konuşması gayet doğal karşılanmalıdır.” dedi.
Kimse Gülen’in sözcüsü değil
Avukat Erdemli, açıklamasında şu görüşlere yer verdi: “Her yazarın makalesi de elbette ki kendisini bağlar. Bazı yazarları Sayın Fethullah Gülen’in sözcüsü gibi takdim etmek veya yazılarını Gülen’in düşüncelerine tercüman olan makaleler gibi sunmak gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Zira, kamuoyunun da yakından bildiği üzere, müvekkilim gerektiği zaman düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak kamuoyu ile bizzat paylaşmaktadır.”
Gülen’in politik faaliyetlerin dışında kalmayı tercih ettiğini kaydeden Erdemli, açıklamasında, “Kamuoyuna açıkça duyurmak isteriz ki; Sayın Fethullah Gülen hayatı boyunca günlük politik faaliyetlerin dışında kalmış, belli bir siyasi partinin yanında veya karşısında olmamış; her zaman bütün siyasi partilere eşit mesafede durmuştur. Dolayısıyla, bir siyasi partinin desteklendiği yönündeki iddialar gerçek dışı olduğu gibi; bir siyasi parti veya siyasi ile arasının bozulması da söz konusu değildir.” ifadesine yer verdi.
Bir yazarın kaleme aldığı makalelerin farklı mecralara kaydırılmasının tamamen yanlış bir tutum olduğuna dikkat çeken Erdemli, “Bu tür iddiaların, Sayın Fethullah Gülen’i kısır siyasi çekişmelerin tarafı yapma gayretlerine matuf bulunduğunu kamuoyuna saygılarımızla sunarız.” dedi.
Sadece konsolosu yakmamış
Azerbaycan Konsolosu'nun görevinden alınmasına yol açan avukat Kader Taşkaya, bir gasp soruşturmasında da sahte çek tanzim etmek ve bu çekleri tahsil etmeye çalışmakla suçlanıyor.
Avukat Kader Taşkaya'nın ismi, Bakü-Ceyhan boru hattı açılışına bir hafta kala, ilişki yaşadığı Azerbaycan İstanbul Konsolosu İbrahim Nebioğlu Yakubov'un kendisini dövdüğü iddiasıyla gazete manşetlerine konu oldu. Kader Taşkaya, Konsolosu giydiği eteği çok kısa bulduğu için eteğini yırtmak ve kendisini tokatlamakla suçlamış ve savcılığa başvurmuştu. Yakubov olayın ardından gazetelere bunun bir komplo olduğunu, Kader Taşkaya ile ilişki yaşadığını ama dövmediğini söylemişti. Savcılığa yapılan şikayet takipsizlik kararıyla sonuçlandı, ancak bu durum konsolosun görevden alınmasına engel olamadı. Yakubov Kader Taşkaya'yı komplo düzenlemekle suçlayan tek kişi değil. Çanakkaleli işkadını Hale Denizkuşu da avukat Kader Taşkaya hakkında ocak ayında İstanbul Barosu'naKader Taşkaya, Azerbaycan Konsolosu tarafından dövüldüğünü iddia etmişti.şikayette bulundu. Denizkuşu Kader Taşkaya'nın eski eşi Erdem Ersoy ve adamlarının 10 milyon YTL değerinde taşınmaz, çek, senet ve nakit parasını çocuğunu rehin alarak gasp ettikleri iddiasıyla savcılığa başvurmuştu. Denizkuşu, Taşkaya'nın kendisinden zorla alınan çekleri hukuk dışı yollarla tahsile çalıştığını ve yalan iddialarda bulunduğunu ileri sürdü.
ÇEKLERDEKİ İMZA SAHTE ÇIKTI
Gerçekten de çeklerden üçü Kader Taşkaya adına ciro edilmişti. Üstelik Taşkaya karşı atak olarak savcılığa başvurmuş ve "Bahis konusu çekler Denizkuşu tarafından yanımda imzalanarak verilmiştir" diyordu. Ancak Kriminal Polis Laboratuvarı'nda yapılan incelemede çeklerdeki imzanın Denizkuşu'na ait olmadığı kesin olarak belirlendi.
Sonat BAHAR / HABER MERKEZİ
Canavara 25 yıl
İzmir’de ters yöne girip gazeteci İsmail Sarı ve ulaştırma görevlisi Hamdi Çakır’ın ölümüne neden olan ‘Yılın Canavarı’ Bülent Işıktaş’ın 25 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanması bekleniyor.
TRAFİK canavarı İzmir basınını kalbinden vurdu. Yeni Asır Gazetesi Magazin Muhabiri Tarık Sarı (55) ve ulaştırma görevlisi Hamdi Çakır, önceki gün görevden döndükleri araçlarıyla, farları kapalı bir şekilde ters yöne giren, 173 promil alkollü Bülent Işıktaş’ın (29) kullandığı kamyonunun altında kalıp can verdi. Son yolculuklarına uğurlanan Sarı ve Çakır için çalıştıkları gazete önünde tören düzenlendi. Törende meslektaşlarını son yolculuğuna uğurlayan gazeteciler, gözyaşlarına hakim olamadı. Tören sonrası Sarı’nın cenazesi Buca Kaynaklar Mezarlığı’nda, Çakır’ın cenazesi ise Karşıyaka Doğançay Mezarlığı’nda toprağa verildi.
FACİAYA neden olan kamyon sürücüsü Işıktaş ise tutuklanıp cezaevine konuldu. Işıktaş’ın şu ana kadar 34 ayrı trafik suçu işlediği belirlendi. Avukat Yusuf Akın, alkollü şekilde ters yöne girerek cinayet gibi kazaya sebebiyet veren kamyon şoförünün, tasarlayarak adam öldüren bir kişiden daha fazla ceza istemiyle yargılanması gerektiğini söyledi. Yusuf Akın, şoförün, ağır ceza mahkemelerinde yargılanacağını ve istenebilecek cezanın üst sınırının 24.5 yıl olduğunu ifade etti...
# DENİZHAN GÜZEL
# HÜSEYİN YİĞİTER
# ARDA YAVUZ
'Fiyakalı savcı' başkanı dolandırdı!
Bedensel engelli Hüseyin Yaldırak, 1 hafta önce uçakla geldiği Kars'ta ilginç bir dolandırıcılığa imza att. Avı ise Belediye Başkanı oldu. İşte filmi yapılacak sahtekarlık:
12 Eylül 2006 14:05
Yazı boyutunu büyütmek için
Bedensel engelli Hüseyin Yaldırak, 1 hafta önce havayoluyla Kars'a geldikten sonra, Belediye Başkanı Alibeyoğlu'nu arayarak, kendisini Kars'a yeni atanan cumhuriyet savcısı olarak tanıttı. Alibeyoğlu, telefon görüşmesinde Kars'ı tanımak istediğini söyleyen Yaldırak ile ilgilenmesi için Belediye Başkan Yardımcısı Saffet Özdemir'i görevlendirdi. Belediye binasına gelerek personelle tek tek tanıştırılan Yaldırak, burada Kars'a yeni atandığı için yol harcırahını henüz alamadığını, bu nedenle paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Belediye Başkanı Alibeyoğlu, Yaldırak'ı bu kez kardeşi A.A'ya gönderdi. A.A, 400 YTL borç para verdiği Yaldırak'a ayrıca tanıdığı bir mağazadan da 450 YTL değerinde elbise satın aldı. Yaldırak, ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yeniden belediye binasına dönerek Belediye Başkan Yardımcısı Saffet Özdemir'den, kiraladığı ev için boya malzemesi temini konusunda yardım talebinde bulundu.
Daha sonra, zamanının büyük bölümünü belediye binasında geçiren ve ardı gelmez taleplerde bulunan Yaldırak'ın bu durumundan şüphelenen Belediye Başkan Yardımcısı Özdemir, Yaldırak'ın telefon numaralarını araştırdı. Araştırma sonucunda, Yaldırak'ın cumhuriyet savcısı olmadığı anlaşılınca, durum polise bildirildi.
Polis, belediye binasında Yaldırak'ı yakalayarak Asayiş Şube Müdürlüğü'ne götürdü. Polise ifade veren Belediye Başkan Yardımcısı Özdemir, gazetecilere olayla ilgili yaptığı açıklamada, cumhuriyet savcısı olduğunu iddia eden, kılık kıyafeti ve kültürü yerinde olan bir kişiyi sorgulamanın söz konusu olamayacağını belirterek, ''Yaldırak'ı da düzgün giyimli ve kültürlü biri olarak tanıdık. Bu nedenle ilk başta bu kişinin sahte savcı olduğunu anlayamadık'' dedi.
'Engizisyon mahkemesi tavrı'
35 yıl önce spermlerini silip sakladığı peçeteyi sergilediği için İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından hakkında "teşhircilik" suçundan soruşturma başlatılan ressam Bedri Baykam, ifadesinin alınmasını "Ortaçağ engizisyon mahkemesi tavrı" diye değerlendirdi. Baykam, "peçete" için "Bir sanat eseri ile ilgili kimseden izin almam. Benim sanat eserimin ne olup olmayacağına kendim karar veririm. Ayıp bir şey de değil. Sperm olmasaydı biz de olmazdık" dedi. Hakkında açılan soruşturmanın AB sürecindeki Türkiye'ye yakışmadığını söyleyen Baykam, soruşturma açılmasını gülünç bulduğunu belirtip, şöyle devam etti: "Olay bir komedi-trajedidir. Özgürlükleri sınırlayıcıdır. Benim hakkımda şüpheli olarak soruşturma başlatılması komiktir. Beni böyleBedri Baykam hakkında, spermini sildiği peçeteyi sergilediği için soruşturma açıldı.bir soruşturma kapsamında aramalarını acıklı buluyorum. Savcılığın yankesiciyi arar gibi beni araması da manidardır. Böyle bir soruşturma başlatılmasını sanatı ve sanatçıyı küçük düşürücü buluyorum." Bir sanat eseri ile ilgili kimseden izin almayacağını belirten Bedri Baykam, "14 yaşındayken ilk spermini sildiği peçeteyi anı olarak hatıra defterinin içinde sakladığını ve insan vücudundan çıkan bir sıvının saklanmasının yasak olduğunu tahmin etmediğini" söyledi. "Sünnet edilmiş çocuklarının organlarının parçasının saklandığını biliyoruz" diyen Baykam, "Bunları saklayanların da şüpheli olarak bahsedilip edilmediğini merak ediyorum" diye sordu. Baykam, soruşturma yüzünden kendisini rencide edilmiş hissettiğini ifade etti.
Ercan SARIKAYA/MERKEZ
Kenan Evren hakkında suç duyurusu
İnsan Hakları Derneği Eskişehir Temsilciliği üyesi bir grup, 12 Eylül 1980 askeri darbesi nedeniyle eski Cumhurbaşkanı Kenan Even ve o dönemin Milli Güvenlik Konseyi Üyeleri hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulundu.
Adalar Migros mağazası önünde toplanan İnsan Hakları Derneği üyeleri yaptıkları basın açıklamasında 12 Eylül 1980 askeri darbesini gerçekleştirilenlerin yargılanmaları gerektiğini savundu. İnsan Hakları Derneği adına basın açıklamasını okuyan Ahmet Uluçelebi, darbenin bilançosunun ağır olduğunu belirterek şunları söyledi:
“12 Eylül 1980’deki darbede TBMM kapatıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu. 650 bin kişi gözaltına alındı, bir milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam istendi, 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişi asıldı, 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu iddasıyla işten atıldı, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi mülteci olarak yurt dışına gitti. 300 kişi kuşkulu, 171 kişi işkenceden, 16 kişi kaçarken, 14 kişi açlık grevinde, 95 kişi çatışmada öldürüldü. 43 kişinin intihar ettiği belirtildi, 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 300 gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi, gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi, 31 gazeteci cezaevine girdi. Bizler insan hakları savunucuları olarak toplumsal suç faturası bu kadar kabarık olan, kendi halkının düşmanı darbecileri asla unutmayacağız ve unutturmayacağız.”
Basın açıklamasına katılan yaklaşık 25 kişi, daha sonra topluca Eskişehir Adliyesi'ne giderek eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve 12 Eylül askeri darbesini gerçekleştiren Milli Güvenlik Konseyi Üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Cumhuriyet savcılığına verilen dilekçelerde, Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi Üyelerinin ‘TCK 309, 311, 312 maddeleriyle, adam öldürmek, azmettirmek, işkence yapmak ve yaptırtmak, tutuklu ve hükümlülere kötü muamelelerde bulunmak, haksız gözaltı, haberleşme özgürlüğünü ihlal, mülkiyet hakkı gaspı, mesken dokunulmazlığını ihlal ve kendi halkına darbe yapmak’ suçlarından yargılanmaları istendi.
Hürriyet
Siyasîlerden ortak tepki: Terör örgütü silah bıraksın
DTP’nin bölücü örgüte yönelik ‘ateşkes çağrısı’na siyasilerden ortak tepki geldi: Ateşkes değil silahı bırakmalı.
Kast edilenin örgütün silah bırakması ise bunun bir an önce yapılmasını isteyen AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün, “Silah bırakma teklifi yapıyorsa bu doğru bir teklif. Ateşkes ise farklı bir olay. Bir anlamda ‘silahlarımız kenarda beklesin, gerektiğinde kullanırız’ demek. Örgüt bir an önce silah bırakmalı.” dedi.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır, DTP’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin terör karşısındaki şiddetli tutumu sebebiyle bu çıkışı yaptığını kaydetti. Şandır, şu görüşü dile getirdi: “DTP’nin bu ateşkes çağrısını suç unsuru olarak kabul ediyorum ve savcıları göreve davet ediyorum. Çünkü ateşkes iki ülke arasında çıkan savaş sırasında olur. Eğer DTP’nin bu çağrıda yanlışlığı yoksa suç işliyor. PKK’nın ateşkese davet edilmesi söz konusu olamaz. Ancak silah bırakma çağrısı yapılır.” DYP Genel Başkan Yardımcısı Saffet Arıkan Bedük de söz konusu partinin öncelikle PKK’yı kınamasını istedi. Bedük, “Ateşkes çağrısı falan olmaz. PKK gelir, silahını bırakarak, Türkiye’ye sığınır.” ifadelerini kullandı.
CHP Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya ise ateşkes çağrısının sözde kalmaması gerektiğini bildirdi. Terörün bitmesi için silahın bırakılması gerektiğini aktaran Yerlikaya, en büyük dileğinin bu çağrının değerlendirilmesi olacağını belirtti. Çağrının muhatabının hükümet olduğunu savunan Anavatan Genel Sekreteri Muharrem Doğan, şöyle konuştu: “Terörü bitirmek de hükümetin görevi. Bu sorumluluk bir an önce yerine getirilerek terör bitirilmeli. Terörden hem bölge insanı hem de bütün Türkiye zarar görüyor.” İsa Yazar, Alper Sancar; Ankara
Ünlülerin davasında 6 tahliye
Aralarında Kürşat Yılmaz, Korkmaz Yiğit, türkücü İbrahim Tatlıses, manken Tuğba Özay ve "Banker Kastelli" olarak tanınan Abidin Cevher Özden'in de bulunduğu 42 kişinin yargılandığı çete davasında, 6 kişi hakkında tahliye kararı çıktı.
12 Eylül 2006 17:09
Yazı boyutunu büyütmek için
Tutuklu sanıklardan Bekir Fuat Duyanoğlu, Recabi Günal, Abdurrahman Naci Sevinç, Mehmet Akyıldız, Önder Cenğiz Kart ve Asef Savcı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Tanık olarak dinlenen Mecnur Çolak ise ifadesinde okuma ve yazmasının olmadığını söyledi.
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada 14 tutuklu sanığın dışında daha önce ifadesi alınamayan işadamı Korkmaz Yiğit ve sağlık sorunları nedeniyle katılamayan manken Tuğba Özay hazır bulundu. İş adamı Yiğit ifadesinde, suçlamayı kabul etmediğini belirtti. Davanın müştekisi olarak dosyada ismi geçen ve borsada manüplasyon yaptığı iddiasıyla tutuklu bulunan Mecnur Çolak'da müşteki olarak ifade verdi. Çolak, kendisiyle birlikte Erdal Çetin'in borsa işine girdiğini ve Çetin'in Kürşat Yılmaz'dan 150-200 bin dolar para aldığını anlattı. Çetin'in borsadan anlamadığını anlatan Çolak, "Borsada zarar ettik. Kendisi zarardan beni sorumlu tuttu" dedi. Kendisinin Yılmaz'dan şikayetçi olmadığını ancak emniyette okuması yazması olmadığı için söylediklerinin farklı anlaşılmış olabileceğini söyledi. Bulgaristan'da doğduğunu dile getiren Çolak, " Bulgarca ve Rusça biliyorum. Türkçeye çok hakim değilim." şeklinde konuştu.
Dava eksik dosyaların tamamlanması için ertelendi.
Kürşat Yılmaz'ın "suç işlemek için örgüt kurmak", "nitelikli yağma", "tehdit" ve "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" suçlarından 166 ile 307 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması istenen iddianamede, Abidin Cevher Özden'in "suç işlemek için kurulan örgüte üye olmak" ve "nitelikli yağma" suçlarından 41,5 ile 64,5 yıl, Korkmaz Yiğit'in de aynı suçlardan 11,5 ile 19,5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması talep ediliyor.
İbrahim Tatlıses'in "suç işlemek için kurulan örgüte üye olmak" ve "çalışma hürriyetini ihlal" suçlarından 2,5 ile 8,5 yıl, Tuğba Özay ile Takittin Doğan'ın "suç işlemek için kurulan örgüte üye olmak" ve "devletin emniyet teşkilatını alenen aşağılamak" suçlarından 2,5 ile 6,5'ar yıl arasında hapis cezasına çarptırılması istenen iddianamede, diğer sanıkların da benzer suçlardan 2 ile 64 yıl arasında değişen çeşitli hapis cezalarına çarptırılmaları talep ediliyor.
Cihan
TBB Başkanı Özok, ülkede yaşanan olumsuzluklara 12 Eylül'ün neden olduğunu vurguladı:
PKK ve Hizbullah darbenin eseri
Özok, 12 Eylül'le tutucu ve statükocu düşüncenin örgütlenmesine olanak sağlandığına dikkat çekti
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Özdemir Özok , ''12 Eylül müdahalesi, ülkenin yaşadığı bugünkü olumsuzluklar sürecinin tek nedenidir'' dedi. Özok, yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye'de tüm kurum ve kavramları altüst eden 12 Eylül müdahalesinin üzerinden 26 yıl geçtiğini anımsatarak şöyle devam etti: ''1982 Anayasası yanında 24 Ocak ekonomik ve mali kararlarıyla devlet yönetimini hedefinden saptıran 12 Eylül müdahalesi, ülkenin yaşadığı bugünkü olumsuzluklar sürecinin tek nedenidir. Bu süreçte henüz gelişmekte olan demokratik yaşam başta olmak üzere toplumsal yapının her alanında baskı yöntemleri uygulanmıştır".
Uygar, çağdaş ve aydınlık düşünce temsilcilerinin yok edildiğini, sindirildiğini belirten Özok, ''Buna karşın tutucu ve statükocu düşünce temsilcilerinin her alanda önü açılarak hızlı bir biçimde örgütlenmelerine olanak sağlanmıştır'' görüşünü vurguladı. ''Bu politikaların sonucu tarikat ve cemaatler gelişmeleri için serbest bir ortam bulmuşlardır'' diyen Özok, şunları kaydetti:
''Yapılanların tümünün terörün kaynağının kurutulması amacına yönelik olduğunu söylemek mümkün değildir. İzlenen politikalar sonucunda PKK ve Hizbullah terörü azmış, Çarşamba gibi kurtarılmış dini bölgeler ortaya çıkmış, yeşil sermaye ekonomide görülmemiş aşamalar kaydetmiştir.''
SHP Genel Sekreteri Ahmet Güryüz Ketenci de, 12 Eylül'ün bugün yaşanan temel sorunların kaynağı olan bir zihniyet sorunu olduğunu vurguladı. Ketenci, ''Türkiye bu zihniyetle hesaplaşmadan hiçbir sorununu çözemez. Bugün toplumun hiçbir kesimi yaşadığı koşul ve ortamdan hoşnut değil ise bunun en büyük sebebi 12 Eylül'dür. 12 Eylül Anayasası ve onun kısıtlamaları kaldırılmadığı sürece Türkiye bir kriz ülkesi olarak yaşamaya devam edecektir'' dedi.
Hürriyet ve Değişim Partisi (HÜRPARTİ) Genel Başkanı Yaşar Okuyan , ''12 Eylül darbesini yapanlar mutlaka yargılanmalı. Bunun için anayasanın geçici 15. maddesi değiştirilmeli'' diye konuştu. Basın toplantısı düzenleyen Okuyan şu açıklamayı yaptı: ''Kayıtlara göre, o dönemde 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 7 bin kişi için idam cezası istendi ve bunlardan 50'si idam edildi. Bu rakamlar bile ihtilalin maliyetinin yüksekliğini ortaya koyuyor.''
Toprak, 22 davada zamanaşımından kurtulunca mahkeme kendini savundu
Banka davalarına bakan İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Halis Toprak’ın sahibi olduğu Toprakbank’la ilgili 23 davadan 22’sini zamanaşımından düşürünce kendini savunmak zorunda kaldı.
Etibank, Yurtbank gibi banka davalarına yönelik hazırladığı 292 sayfalık gerekçeli kararda “neden ceza verdiğini” açıklayan heyet, bu sefer “niçin ceza veremediğini” anlattı.
Kararda, davaların düşmesine ilişkin, “Düşürülen davalar zaten zamanaşımı süresi dolduktan sonra açılmıştı.” denildi. Mahkeme ayrıca, “Dosyanın konusunu teşkil eden ‘Banka kaynaklarının Toprakbank Off Shore’a depo yapılması ve oradan da hakim hissedar Toprak Grubu’na aktarılması suretiyle zimmet eyleminin sübutunu mahkememiz gerçekten kabul etmiştir.” ifadeleri kullanıldı.
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen Toprakbank’la ilgili Halis Toprak, oğulları Ahmet ve Mehmet ile kızı Ayla Zengin Toprak’ın, yönetim kurulu üyeleri ve şube müdürlerinin aralarında bulunduğu 41 sanık hakkında dava açılmıştı. 23 dava bir arada görülmüş, sadece Altın Forward işlemi olarak adlandırılan “Gerçeğe aykırı muhasebeleştirme” suçundan Halis Toprak’a 2,5 yıl hapis ve 7 bin 500 YTL para cezası verilmişti. 41 sanık hakkında hazırlanan gerekçeli kararda, mahkemenin 22 davadan niye ceza veremediği ayrıntılı olarak anlatıldı. TMSF’ye devredildiği tarih itibarıyla Toprakbank’ın zararının 1 milyar 206 milyon YTL’ye ulaştığı, bankadan paranın son çıkış tarihinin ise 27 Ağustos 1998 olduğu belirtildi. Bu tarihte Bankalar Kanunu olmadığı için 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun uygulandığına dikkat çekildi. 765 sayılı TCK’da yer alan “tahsil edilmemesi gereken kredinin tahsisi suretiyle dolandırıcılık” suçundan dava açıldığı ve bu suça ilişkin 5 yıllık zamanaşımının da 2003’te dolduğu ifade edildi. Deniz Aydın, İstanbul
12.09.2006
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Evren'in başkanlığındaki 'Milli Güvenlik Konseyi' 26 yıl önce bugün yönetime el koydu
12 Eylül unutulmasın
**1960'lı yıllarda başlayan toplumsal muhalefete 1971'de ''Balyoz Harekâtı''yla yanıt verilmişti. 1-2 yıllık durgunluktan sonra tüm ülkede yeniden öğrenciler, emekçiler sokaklarda, köylüler yollardaydı.
**İkinci darbe, muhalefetin çapı ölçüsünde şiddetli ve vahşiydi. Ülkenin gençleri, emekçileri, aydınları, sanatçıları, sendikacıları işkencelerden geçirildi, cezaevlerine dolduruldu. Bol gelen demokrasi elbisesi daraltılarak ülke mengenede boğuldu.
HATİCE TUNCER /CUMHURİYET
12 Eylül 1980 askeri darbesi, yalnızca yıldönümlerinde değil demokrasi, özgürlük, hukuk istemlerinin söz konusu edildiği her etkinlikte değinilmeden geçilmeyen Türkiye'nin ''durduruluşunun'' tarihi. Sendikacılar, siyasi parti, meslek odaları temsilcileri günümüze ilişkin bir sorunu dile getirdiklerinde 26 yıl önceki darbeye gönderme yaparlar. 12 Eylül 1980 günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren' in başkanlığında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun' dan oluşan ''Milli Güvenlik Konseyi'' yönetime el koydu. Toplumun her kesiminin belki de birleşip lanetlediği tek nokta o kapanmak bilmeyen ''karanlık sayfa'' yı açtılar.
Darbenin gerekçeleri konseyin 1 numaralı bildirisinde, ''Ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek, demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmak'' diye sıralanıyordu, ama ağır baskı günleri geçtikçe darbenin gerçek nedenleri dile getirilir oldu.
1961 Anayasası'nın sağladığı hak ve özgürlük elbisesi bol geliyor ve biraz daraltmak gerekiyordu. IMF ile Dünya Bankası'nın istemleri doğrultusunda alınan ''24 Ocak Kararları'' nı bu koşullarda uygulamak zordu ve Türkiye ekonomisinin hâkim sermaye sınıflarının durumlarını değiştirmek gerekiyordu. Türkiye'de ABD emperyalizminin, uluslararası sermayenin istemlerine uygun olarak yapısal bir değişim uygulanmalıydı.
Toplumun ''darbe'' gerekliliğine inanması, mezhep kavgası kışkırtmaları, katliamlar, toplumu sarsan suikastlarla ürkütülerek sağlandı. Süleyman Demirel' in başbakanlığında kurulan 1. ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetleri sırasında olaylar tırmanışını sürdürdü. Kendilerini ülkücü diye adlandıran faşist militanlar, devlet içindeki uzantılarıyla devlet bazı kurumlarını kullanarak, darbeye giden yolu açtılar. 1 Mayıs 1977 katliamı, 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin taranması, Ağustos 1979'da Ankara'da 7 TİP'li gencin öldürülmesi, 1979'da Çorum, Maraş, Sıvas Alevi-Sünni savaşı görünümü verilen kıyımlarının yanı sıra bugün acısı hâlâ duyulan ülkenin değerli aydın, gazeteci ve yazarları katledildi. 1 Şubat 1979'da gazeteci Abdi İpekçi , 1980'de yazar Ümit Kaftancıoğlu ,TEP yöneticisi Vecdi Özgüner ve eşi Türk Tabipleri Birliği yöneticisi Sevinç Özgüner, DİSK Başkanı Kemal Türkler katledildi.
TOPLUMSAL ÖRGÜTLENMEYE SON
Parlamento ve hükümeti fesheden MGK, tüm yurtta sıkıyönetim ilan etti. Başbakan Süleyman Demirel, CHP lideri Bülent Ecevit ve tüm siyasi parti liderleri, ''zorunlu ikametgâhlarda'' konuk edildiler. Tüm siyasi partiler, dernekler, sendikalar kısacası bütün toplumsal örgütlenmelerin üzerine şiddetle gidilerek kapatıldı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu davasında 1477 kişi yargılandı, sendikacılar cezaevlerinde yıllarca tutuklu kaldı. Barış Derneği davasında ülkenin aydınları, sanatçıları yargılanarak cezaevlerine konuldu. Binlerce genç insan işkenceden geçirildi, sıkıyönetim mahkemelerinde hukuk kuralları hiçe sayılarak yargılanıp, cezaevlerine dolduruldu. Sol Yayınları'nın sahibi İlhan Erdost' un cezaevi aracında dövülerek öldürülmesi, 12 Eylül şiddetinin boyutlarına örnek olarak hafızalarda yer etti.
ATATÜRKÇÜLÜK MASKESİ
Atatürkçülük söylemini kullanan darbeciler, laiklik ilkesini çiğneyerek okullarda din derslerini zorunlu hale getirdiler.
Ülkenin sol ve ilerici güçleri ezilirken İslamcı ideolojinin giderek güçlenmesi ve bugünkü dinci iktidara kadar ulaşan, tarikatlarla kuşatılan Türkiye'nin temeli atıldı. 1961 Anayasası'nın getirdiği hak ve özgürlükleri sınırlandıran 1982 Anayasası, antidemokratik bir kampanya sonunda, halkoyuna sunuldu ve çaresiz bırakılıp korkutulan Türkiye, ezici bir oranla evet oyu kullandı.
HER YIL TEKRARLANAN BİLANÇO:
Her yıl tekrarlanan bilanço:
650 bin kişi gözaltına alındı, işkence gördü. 2 milyona yakın insan fişlendi, işkence gördü. 230 bin kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. 98 bin 404 kişi örgüt üyeliğinden yargılandı. 21 bin 764 kişi örgüt üyeliğinden hüküm giydi. 14 kişi açlık grevinde öldü. 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. 144 kişi ''kuşkulu'' bir şekilde yaşamını yitirdi. 171 kişi işkencede öldü. 7 bin kişi hakkında ölüm cezası istendi. Gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
'Hukuksuzluk geleneği başlatıldı'
**Prof. Dr. Nihal Saran devleti yönetenlerin hukuk devletine inanması gerektiğini belirterek, "Yasalarda yazılı olması hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu hayata geçirecek, gerçekten insana saygılı insanların yetişmesi gerekiyor'' dedi.
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Nihal Saran , 12 Eylül'ün hukuksuzluk geleneği başlattığını belirterek ''Bu devleti yöneten insanların hukuk devletine inanması gerekiyor. Yasalarda yazılı olması hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu hayata geçirecek, gerçekten insana saygılı insanların yetişmesi gerekiyor. Bence temel mesele bu'' dedi.
Saran'a sorularımız ve yanıtlar şöyle:
- 1980 sonrası uygulamaları bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Aslında ben 1980'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde öğrenciydim. Yani 12 Eylül hukukuyla getirilen düzenlemelerden biri Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) döneminin ilk mezunlarındanım. Bugün 26 yıl sonra dönüp baktığımızda, aslında 12 Eylül'ün darbe hukuku meşrulaşmıştır. Artık hukuksal anlamda biz 12 Eylül'le getirilen düzenlemeleri tartışamıyoruz. Çünkü onun üzerinden bir demokratik hukuk devleti söylemi üretildi, bir anayasası var. Çünkü dünyadaki hiçbir darbe yönetimimin oluşturduğu hukuk düzeninin meşruiyeti yoktur. Yani biz bugün 26 yıl sonra 12 Eylül'ün hukuksal meşruiyeti olduğunu, ancak siyasi meşruiyeti olmadığını çok açık biçimde söylüyoruz.
- 12 Eylül'ün hukuku nedir?
- 12 Eylül hukukunun içselleştirildiği birtakım baskı mekanizmaları hâlâ varlığını sürdürüyor. Örneğin 12 Eylül darbecilerine ve onlarla birlikte iş yapanlara yargı bağışıklığı getiren anayasanın geçici 15. maddesinin ceza ve diğer konularda yargılanamayacakları hükmü hâlâ geçerli.
- Neden hâlâ bu maddeler kaldırılmıyor?
- Avrupa Birliği'nin bir yığın demokratikleşme paketinde geçici 15. maddenin bu kalan bölümünün değiştirilmesiyle ilgili hiçbir talep yok. Darbeci ve birlikte idari karar alanların yargılanabilmesi, aslında Türkiye'de bir daha darbe yapılamayacak demektir. Yani geçici 15. madde olduğu sürece hâlâ Türkiye'de darbe riski var demektir. 12 Eylül sürecinde yapılan yolsuzlukların hiçbirinin hesabı sorulamadığı için bugün yolsuzluk devam etmektedir.
12 EYLÜL'ÜN İKİ SIRRI
Mehmet Baki - Emre Soncan/ZAMAN
Türkiye, 26 yıl önce bugün tank sesleriyle uyandı. Anarşinin sona ermemesi üzerine asker yönetime el koydu. İhtilalin mimarı Kenan Evren'e göre darbe, medya ve sivillerin talebiyle gerçekleşti. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ise “10 Eylül'de akan kan 11 Eylül'de nasıl birden bire durdu?” sorusunu yöneltti.
12 Eylül döneminde birçok gencin hayatı ya çatışmalarda ya da darbe sonrasında hapishanede soldu. Kurulan Sıkı Yönetim Mahkemeleri, hem ülkücüler hem de solcular için birbiri ardına idam kararları verdi. Dört yılda 50 kişi idam edildi. Bunların 18'i sol, 8'i sağ görüşlüydü. 23'ü ise adli suçtan hükümlüydü. Üç gencin daha darağacına gitmesini ise o dönemde avukatlık yapan Bülent Arınç önledi.
Selçuk Özdağ, Murat Sancak ve Salih Cerit, 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandı. Cezaevinde aynı koğuşu paylaştıkları iki ülkücü arkadaşları idam edildi. Onlar da idamla yargılanıyordu. Avukat bulamamışlardı. Ancak hiç tanımadıkları bir kişi, cezaevine gelerek kendilerini savunmak istediğini söyledi. Üstelik para da istemiyordu. 7 yıl mücadele veren genç avukat, davanın seyrini değiştirdi ve müvekkillerini idam sehpasından kurtardı. Bu avukatın bir gün Meclis başkanı olacağı kimsenin aklının ucundan geçmiyordu.
Darbe dönemiyle ilgili bir açıklama da Psikolojik Harekât Dairesi’nin mimarlarından emekli Kurmay Albay Tahir Tamer Kumkale'den geldi. Çarpıcı açıklamalarda bulunan Kumkale, darbe öncesindeki çatışmaları genç subayların yönettiğini savundu.
12 Eylül darbesinden sonra kurulan sıkıyönetim mahkemeleri, hem ülkücüler hem de solcular için birbiri ardına idam kararları veriyordu. Dört yılda 50 kişi idam edildi. Bunların 18’i sol, 8’i sağ görüşlüydü. 23’ü de adli suçtan hükümlüydü. Üç gencin daha darağacına gitmesini ise o dönemde avukatlık yapan Bülent Arınç önledi. Bu gençlerden biri Selçuk Özdağ. Bugün BBP’nin genel başkan yardımcılığını yapıyor. Özdağ, darbeden sonra kimsenin kendilerine sahip çıkmadığını anlatıyor. Tutuklandıktan sonra avukat bulamamışlar. Bunun nedenini şöyle açıklıyor: “İnsanlar korkutulmuş ve sindirilmişti. Kimse bizi savunmaya cesaret edemezken Bülent Arınç, bir gün cezaevinde ziyaretimize geldi. Davamızı almak istediğini söyledi. 7 yıl bizi savundu. Para da almadı. Ailemle de ilgilendi.” Arınç’ın duruşmalarda kararlı ve kendinden emin bir tablo çizdiğini belirterek şunları söylüyor: “Zaman zaman tehditler aldı. Baskıya maruz kaldı. Askerî mahkemelerde savunma yapmak zordu.” Özdağ, Manisa, İzmir, İstanbul ve Ankara’daki çeşitli cezaevlerinde Bülent Ecevit, Muharrem Şemsek, Efendi Barutçu, Abuzer Uğurlu, Mehmet Or, Nuri Kuru gibi isimlerle birlikte kaldı.
Darbeden önce Manisa Ülkü Ocağı’nın başkanlığını yapan Salih Cerit’in ilginç bir hayat hikayesi var. Cerit, tutuklanmadan kısa bir süre önce nişanlanmış. Nişanlısı, onu 13 yıl boyunca beklemiş. 1991 yılında cezaevinden çıktıktan sonra evlendiğini belirten Cerit, Arınç’a vefa borcunun bulunduğunu söylüyor. Arınç’ın maddi bir talep beklemeden 6 yıl kendisini savunduğunu hatırlatan Cerit, o günleri şöyle anlatıyor: “Asılmayı bekliyorduk. Dışarıdaki hayat bizim için hayal ötesiydi. Anayasal düzeni değiştirmek, çete kurmak, zorla para toplamak gibi suçlamalarla yargılanıyorduk. İdamımız isteniyordu. İki arkadaşımız için idam kararı alınmıştı.” Arınç’ın davada detayları çok iyi incelediğini ifade eden Cerit, “Maddi bir talep beklemeden yardımcı oldu. Çünkü bizim mağdur olduğumuza inanıyordu. Aynı yakınlığı dava arkadaşlarımdan göremedik.” diyor.
Darbe döneminde Manisa Ülkü Ocağı’nın yöneticisi olan Murat Sancak şimdi Ankara’da ticaretle uğraşıyor. Sancak, idamla yargılandığı dönem için, “Gerçekten asılmayı bekliyorduk. Çünkü bizim yargılandığımız İzmir sıkıyönetim mahkemesi, ülkücülerden Selçuk Duracık ve Halil Esendağ için idam kararı almıştı. Solcular için de idam kararı alınmıştı. Biz de idam sehpasını düşündük. Çünkü hakkaniyetli bir yargılama yoktu.” şeklinde konuşuyor. Arınç’ın 4 yıl kendisini savunduğunu belirten Sancak, daha sonra tahliye olduğunu vurguluyor. Arınç için, “Bizim davalarımızı almak ve duruşmalara girmek bir cesaret işiydi. Baskı altında iken Bülent Bey davamızı aldı. Çok yardımcı oldu.” ifadelerini kullanıyor.
Hapisteki nişanlısını 13 yıl bekledi
Salih Cerit, ihtilalden önce Manisa Ülkü Ocağı başkanıydı. Hapse girmeden kısa bir süre önce nişanlanmıştı. Zehra Hanım idamla yargılanan nişanlısını tam 13 yıl boyunca umutla bekledi. 1991 yılında evlendiler. Şimdi 14 yaşında Sıla Betül isimli bir kızları var.
Darbenin üzerinden 26 yıl geçti
Terör olaylarının 1970'li yılların sonlarında artması Türkiye'yi kan gölüne çevirdi. Bunu gerekçe gösteren Silahlı Kuvvetler, emir-komuta zinciri içinde 12 Eylül 1980 günü yönetime el koydu. Ülkenin her yerinde yıllar boyunca ölüm saçan silahlar bir günde sustu. Binlerce kişi gözaltına alındı, 50 kişi idam edildi.
12 Eylül’deki terörü genç subaylar yönetmiş
Psikolojik Harekat Dairesi'nin mimarlarından emekli Kurmay Albay Tahir Tamer Kumkale, 12 Eylül dönemine ilişkin çarpıcı bir açıklama yaptı.
Darbe öncesindeki çatışmaları genç subayların yönettiğini savunan Kumkale, "Anarşi ve terör olaylarının planlama ve uygulamasında, çok profesyonelce olaylar dikkati çekmiştir. Bu işin içinde özel yetiştirilmiş kişilerin olduğu, bazı genç subayların bizzat anarşi ve terör olaylarının içinde militan gibi devlete karşı saldırıları yönettiği, mahkeme tutanakları ile belirlenmiştir." dedi. Türkiye'de psikolojik harbin öncülerinden biri olan Kumkale, bu iddialarını "Beynimizi Kimler ve Nasıl Yönetiyorlar; Küresel Güçlerin Psikolojik Savaş Yöntemleri" adlı kitabında yayınladı. Kumkale, bugün de Türkiye’nin ‘çok amaçlı, çok taraflı, çok yönlü’ bir psikolojik savaşla karşı karşıya olduğunu dile getiriyor. Yürütülen mücadelenin amacını şöyle açıklıyor: “Türk toplumunu birbirine düşürerek çatıştırmak ve bu şekilde zayıflatıp devleti güçsüzleştirmek.”
12 Eylül öncesinde, cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomi alanındaki görüşlerinin sol kesim tarafından sahiplenilmesi Genelkurmay’ı rahatsız etmiş. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin Paşa’nın emriyle, Atatürk’ün ‘komünist’ olmadığını ispatlamak için askeri birliklere konferanslar verilmiş. Konferans metnini hazırlayan isim ise, darbeden üç yıl sonra kurulacak olan Psikolojik Harekat Dairesi’nin mimarlarından Emekli Kurmay Albay Kumkale. Emekli asker, Pegasus Yayınları’ndan çıkan kitabında Prof. Dr. Mustafa Aysan’ın hazırladığı ‘Atatürk’ün Ekonomik Politikası’ adlı kitabından çok yararlandığını ifade ediyor.
Kumkale, Psikolojik Harekat Dairesi olarak bilinen Toplumla İlişkiler Başkanlığı’nın (TİB) kurucularından. TİB, Anayasa’nın 118. maddesine göre 9 Kasım 1983’te, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği bünyesinde kurulmuştu. AB’ye uyum sürecinde 2003’te kaldırıldı. Kullandığı 3 milyon dolarlık bütçe de Başbakanlık’a aktarıldı.
Emre Soncan – İstanbul/ZAMAN
Darbeciler yargılansın
78'liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can: 78 kuşağı umutlu Türkiye'yi kendisinin kurabileceğine inanan bir kuşaktı
CUMHURİYET
78'liler Girişimi Sözcüsü, İstanbul Dev-Genç başkanlarından Celalettin Can , 1981'de yakalanarak uzun süre gözaltında tutuldu. Bir siyasi davadan yargılanarak idama mahkûm edilen ve yaklaşık 20 yıl cezaevlerinde kalan Can, 1999'da tahliye edildi. 2000 yılından itibaren arkadaşlarıyla 78'liler kuşağını bir araya getirmek için çalışmalara başlayan Can, 78'liler kavramının kamuoyuna yerleşmesinde etkili oldu. 78'liler Girişimi, ''Yasaklarımız Kalksın'', ''Darbecilere Yargılansın'' gibi kampanyalarla, 12 Eylül'le toplumun yüzleşmesini istiyor. 78'liler Girişimi Sözcüsü, ''acılı, yitik'' kuşağı şöyle anlattı:
- 78 kuşağını anlatır mısınız?
CAN - 78 kuşağı tarihsel bir kuşak. 60'lı yıllarda başlayan, 1971 yılında tırpanlanmasına rağmen 1973'te yeniden devam eden bir toplumsal hareketliliğin uzantısı olan bir kuşak. 68 kuşağının fikirlerinin toplumda tutması sonucunda yoksulların, işçilerin, memurların, öğretmenlerin yani halkın çocukları, 1973'ten itibaren toplumsal sürecin içine girdi. O günün koşulları içerisinde faşizme karşı direniş geliştiren bir yurtseverlik çizgisi geliştirmeye çalışan, sosyalizm, devrim perspektifiyle hareket etmeye çalışan, sadece öğrenci değil, toplumun bütün kesimlerine yayılmış bir genç hareketti. Ülke sorunlarına sahip çıkan ve belki ülkesini ve halkını kendisinden de çok seven, bütün yaşamını ona göre kurabilen bir kuşak. Belki de Cumhuriyet tarihinin görebildiği en özverili, en halkına, ülkesine bağlı bir kuşak. Türkiye'nin geleceğinden umutlu ve umutlu Türkiye'yi kendisinin kurabileceğine inanan bir kuşaktı.
- Darbeciler amaçlarına ulaştı mı?
CAN - Darbeciler ilk 3 yılda korkunç bir terör uyguladı. Ama terörle, katliamla bir toplumu denetleyemezsin. Gençlik terorizmle, anarşizmle lekelenmek istendi. Tek yanlı propaganda ile toplumun adeta beyni yıkandı. Bizim kuşak yenilmiş devrimin çocuklarıdır. Özalizmle toplumsal ilişkiler çözülüp bireycilik alabildiğine geliştirildi. Marka gençliği yaratılmaya çalışıldı. ''Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine'' derdik, orman yok edildi.
- Neden süreli hesaplaşmadan söz ediyorsunuz?
CAN - Yeniden bir toplumsal ayağa kalkış, vicdanları uyandırma yürüyüşünü sürdürüyoruz. Sol hiçbir şey değildiyse bu toplumun vicdanıydı. Darbesiz toplum, darbesiz demokrasi, siyaset ve gelecek için yürüyoruz. Darbe dündü, biz yarınız. Geleceği kurmak için darbecileri yargılamak zorundayız. Bu yargılama da bugünkü kuşakların tanığı olacaktır.
'Darbeciler yargılansın'
HABER MERKEZİ / ANKARA/YENİ ŞAFAK
12.09.2006
Mazlum-Der, 12 Eylül 1980 darbesini yapanların yargılanmasını ve yeni bir anayasa hazırlanmasını istedi. 12 Eylül darbesinin 26. yıldönümü nedeniyle yazılı açıklama yapan Mazlum-Der Genel Başkan Yardımcısı Şinasi Haznedar, 26. yıla darbe ile hesaplaşamamış, darbe anayasasının yerine sivil anayasa ikame edememiş, darbe kurumlarını tasfiye edememiş, demokrasinin üzerindeki darbe vesayetini kaldıramamış olarak gi-rildiğini belirtti. Bu dönemin temsilcilerinin “Şimdi de olsa aynı şeyi yapardık” dediklerini hatırlatan Haznedar, “Yani, şimdi de olsa siyasi partileri sorgusuz sualsiz kapatır, 650 bin kişiyi gözaltına alır, 230 bin kişiyi yargılar, 1milyon 683 bin kişiyi fişler, 141-142-163. maddeden 71 bin kişiyi, yasadışı örgüt üyesi olma isteğiyle 98 bin kişiyi yargılar, 7000 kişinin idamını ister, asmayıp da besleyelim mi deyip 50 kişiyi idam ederdi. Bir saldırı, demokrasiye yönelik linç bu kadar yalın ifade edilip de nasıl bu kadar cezasız kalır” dedi. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özok da, yaptığı yazılı açıklamada “12 Eylül müdahalesi, ülkenin yaşadığı bugünkü olumsuzluklar sürecinin tek nedenidir” dedi.
12 eski siyasi dinlendi ancak suç unsuruna rastlanmadı
Nuray BABACAN / ANKARA/HÜRRİYET
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, hükümetleri döneminde, mahkeme kararıyla yapılan telefon dinleme ve kayda alma olaylarının bilançosunu açıkladı. Çiçek, son 4 yıl içerisinde 41 bin 527 kişi hakkında mahkemelerden dinleme kararı alındığını, bu kişilerden 12’sinin de siyasetçi olduğunu belirtirken, yasa gereği isim açıklamadı.
Çiçek, açıklamayı ANAVATAN Partisi Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş’ın soru önergesi üzerine yaptı. Çiçek, takibe alınan siyasetçilerin hiçbirinde suç unsuruna rastlanmadığını açıkladı. Çiçek’in ismini açıklamadığı siyasilerin, halen milletvekili görevi bulunmayan siyasiler olduğu öğrenildi. Çiçek, aynı dönemde milletvekilleri ve gazeteciler için mahkemelerde verilmiş dinleme kararı olmadığını da ifade etti.
Şehit eşinden Erdoğan’a 1 YTL’lik dava
Arda AKIN / ANKARA/HÜRRİYET
2005 yılı ekim ayında terör örgütü PKK üyeleri ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada şehit düşen Jandarma Komando Uzman Çavuş Murat Öztürk’ün eşi Yasemin Öztürk, Başbakan Tayyip Erdoğan’a, "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" sözünden dolayı 1 YTL’lik manevi tazminat davası açtı.
Yasemin Öztürk avukatı aracılığyıla 4. Sulh Hukuk Mahkemesi’ne sunduğu dava dilekçesinde, Erdoğan’ın konuşmasının, şehit yakınları, vatandaşlar ve sivil toplum örgütleri tarafından tepkiyle karşılandığı belirtildi.
'Dikili'de zorbalık' haberi
Koza Altın'dan Cumhuriyet'e dava
İstanbul Haber Servisi - Koza Altın İşletmeleri, gazetemizde 20 Ağustos'ta yayımlanan ''Dikilide Zorbalık'' başlıklı haber nedeniyle 250 bin YTL'lik manevi tazminat davası açtı. Koza Altın İşletmeleri AŞ ile şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın İpek , avukatları aracılığıyla Ankara Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak Cumhuriyet Vakfı adına İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk , Cumhuriyet Gazetesi İzmir Temsilcisi Serdar Kızık , muhabirimiz Ozan Yayman ve gazetemiz aleyhine 250 bin YTL'lik manevi tazminat davası açtı. Manşetten yayımlanan haber ve 8. sayfadaki ''Koza'nın Siyah Elbiseli Adamları'' başlıklı devamında, kişilik haklarına haksız saldırı yapıldığı ileri sürüldü.Mahkemeye sunulan dilekçede, davacı şirketin Türkiye'de altın madenlerini aramak ve işletmek üzere yüzde 100 Türk sermayesi ile kurulmuş ilk ve tek şirket olduğu ifade edildi. Ozan Yayman imzalı haberle Serdar Kızık imzalı yazının gerçeği yansıtmadığı ileri sürülerek dava konusu ifadelerin müvekkillerinin ticari itibarını zedeleyici nitelikte oldukları savunuldu.
Şirketin adamları paneli basmıştı
Dikili Barış, Demokrasi ve Emek Şenlikleri kapsamında düzenlenen ''Siyanür-Altın Çevre Paneli'' , Koza Altın Şirketi'nin adamları tarafından basılmıştı. Saldırganlar, halkın üzerine molotofkokteyli atmış, ancak yanıcı maddenin ateşlenmemesi sayesinde felaketin eşiğinden dönülmüştü. CUMHURİYET
Çete alfabetik sıraya göre haraca bağlamış
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na verilen 15 şikayet dilekçesi üzerine harekete geçen Ankara polisi, 'Halka Operasyonu' ile 24 kişiyi gözaltına aldı. Polis, Polatlı'da meydana gelen yaralama, adam öldürme, iş yeri kurşunlama olayları üzerine bazı kişileri takibe aldı. 6 ay süren çalışma sonunda dün sabah saatlerinde 200 polisin katıldığı operasyonla, 32 ayrı adrese eşzamanlı baskın düzenlendi.
SÜLALE BOYU ÇETE
Operasyonda çetenin lideri olduğu iddia edilen 'Uzun Ahmet' lakaplı Ahmet Ç.'ye ait çiftlik evine de baskın düzenlendi. Ahmet Ç. ve oğlu Mustafa Ç. ile birlikte aynı aileden pek çok kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan şahıslarla birlikte, biri kurusıkı 10 adet tabanca, 4 adet av tüfeği, bu silahlara ait çok sayıda mermi, 277 gram hintkeneviri bitki kırıntısı ele geçirildi. 24 şüpheli, sorgu için Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne götürüldü. Ardından adliyeye çıkarıldı.
TAŞIYAN UYUŞTURUCU ALMIŞ
Operasyon öncesi çete üyelerinin telefonlarını dinlemeye alan polis, çete üyelerinden uyuşturucu temin ettiğini belirlediği şarkıcı Hakan Taşıyan'ı da gözaltına aldı. Polisin soruşturmasında çete üyelerinin, devlet ihalelerini kazanan firmalar ile Ankara'daki bazı şirketleri, alfabetik sıraya göre listelediği ve bu şirketlerden haraç aldığını belirledi. Çete üyelerinin, Polatlı Adliyesi önünde bir kişinin öldürülmesi olayının yanı sıra ateşli silah nakledilmesi, ticaretinin yapılması, uyuşturucu madde ticareti, kundaklama, silahla yaralama ve kamu görevlilerine mukavemet gibi olaylara karıştıkları belirlendi.
Şarkıcı Hakan Taşıyan, sorgusunun ardından serbest bırakılırken, zanlılardan 6'sı mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Ufuk TÜRKYILMAZ / ANKARA/AKŞAM
Elde var sekiz takke!
Fatih'in Çarşamba semtindeki yaşam tarzı, İsmailağa Camii'ndeki cinayet ve linçle bir kez daha gündemde. FOTOĞRAF: VAHAP ŞATIR
İsmailağa Camii'nde, imamın öldürülüşü ve katilin de linç edilişinden sonra toplanan sekiz takkenin sahipleri bulunursa yeni adım atılabilir, ancak elde DNA karşılaştırması yapılacak 'zanlı' bulunmuyor
EMRE BOZTEPE /RADİKAL
İSTANBUL - İsmailağa Camii'nde geçen pazar günü emekli imam Bayram Ali Öztürk'ü bıçaklayarak öldüren Mustafa Erdal'ın linç edilmesiyle ilgili soruşturmayı yürüten İstanbul Emniyeti'nin elindeki en güçlü delilleri olay yerinde bulduğu sekiz takke oluşturuyor. Emniyet takkelerde kepek ve saç kılı incelemesi yaptıracak. Ancak polisin elinde şu anda eldeki takkeleri karşılaştıracak bir zanlı yok.
Erdal'ın linç edilmesiyle ilgili soruşturma sürerken, Emniyet kaynakları şimdiye kadar 18 kişinin ifadesinin alındığını ve bunlardan dördünün durumunun şüpheli olduğunu belirtti. Öztürk'ü hastaneye götürenleri kamera
kayıtlarından saptadıklarını ve tanık olarak ifadelerinin alındığını söyleyen yetkililer, soruşturmanınsürdüğünü ve bu aşamada gözaltına alınan bir kişi olmadığını anlattı. Soruşturmada geciken polisin elindeki en önemli ipucunu olay yerinde bulunan takkeler oluşturuyor. Cinayet günü olay yeri inceleme ekiplerinin elde ettiği deliller arasında takkelerin yanı sıra üç-dört çift çorap ve ayakkabı da var. Emniyet linç olayının aydınlatılması için bulunan sekiz takkedeki saç teli ve kepek gibi delillerin DNA incelemesini talep edecek. Ancak savcılık yetkilileri şu anda elde zanlı olmadığını, dolayısıyla alınan örneklerin karşılaştırılabileceği denek bulunmadığını söyledi. İfade verenlerden bu tür örnekler alınmadı.
Yetkililer, Erdal'ın başını mihraba vurarak öldüğü yolundaki bilgi notunun da bölge karakolu ekiplerinin olay yerindeki ilk incelemeleri ve görgü tanıklarından aldıkları ifadelerle hazırlandığını söyledi.
Adli Tıp Kurumu yetkilileri ise Mustafa Erdal'ın otopsi raporunun henüz tamamlanmadığını belirtti.
Cinayet saati belirlenemedi
RADİKAL - İSTANBUL - İsmailağa Camii'nde 3 Eylül sabahı gerçekleşen cinayet ve lincin kesin saati belirlenemedi. Emniyet yetkilileri cinayet saatinin kesin otopsi raporuyla ortaya çıkacağını belirtirken, polis olayı soruşturmakta geç kaldığı yönündeki eleştirileri ise yalanladı.
Eski imam Bayram Ali Öztürk, İsmailağa cemaatinin her pazar günü olduğu gibi sabah namazını (saat 05.00) takiben yaptığı sohbet toplantısında cinayete kurban gitti. Mustafa Erdal tarafından bıçaklanan Öztürk kısa süre içinde Medical Park Hastanesi'ne götürüldü. Erdal ise bıçaklı saldırısının peşi sıra linç edilerek öldürüldü.
Emniyet yetkililerinin verdiği bilgiye göre, cinayet ihbarı saat 08.00'de Fatih İlçe Emniyet Amirliği'ne yapıldı. İhbardan beş dakika sonra ilçe ekipleri olay yerinde oldu. İlk polis ekibi olay yerine geldiğinde Öztürk hastaneye kaldırılmıştı. Saat 08.15'te ise Asayiş Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekipler ve olay yeri inceleme ekipleriyle nöbetçi emniyet müdürü olay yerine geldi. Emniyet yetkilileri ellerindeki bilgilere göre cinayetin sohbet toplantısının sonlarına doğru gerçekleştiğini, cinayet saatiyle Emniyet'e yapılan ihbar arasında en fazla 15-20 dakika olabileceğini söyledi.
Çiçek: İsmailağa eleştirileri tahrikkâr
RADİKAL - ANKARA - Adalet Bakanı ve Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, İsmailağa Camii'ndeki cinayet ve linç olayının 'üzerine gidilmediği' iddialarını, 'provokasyona müsait değerlendirmeler' diye niteledi.
Bakanlar Kurulu toplantısının ardından gazetecilerin olaya ilişkin sorularını yanıtlayan Çiçek, şöyle dedi: "Soruşturmasının gizli olmasına rağmen sanki devlet görevini yapmıyormuş ya da bunları engelleyenler varmış gibi son derece tahrikkâr, son derece provokasyona müsait değerlendirmeler yapılıyor. Suçun işlendiği mahal Fatih Cumhuriyet Savcılığı bölgesi. Eğer organize suç niteliğinde mütalaa ediliyorsa onunla ilgili savcılığın bir başka birimi kendiliğinden harekete geçer. Bu soruşturma yürüyor. Bu soruşturmanın engellendiği yolunda kimsenin elinde somut bilgi var mı? Yok. Savcılık soruşturmayı yürütürken sanki devletin ilgili kurumları bu konuda açıklama yapmamışcasına, yok farzederek gölge taşlamanın bir anlamı yok."
Kadı mahkemesi burada kuruldu
Mahkeme ve işkence odası olarak kullanıldığı suç duyurusuna konu olan Acemoğlu Camisi'nin altındaki odalara girdik.
Sauna Çetesi lideri Kasım Zengin'in başına silah dayadıklarını ve kadı mahkemesi kurulduğunu öne sürdüğü Acemoğlu Camisi'nin altındaki bölümde iki oda var. Biri su deposu diğeri imam odası olarak kullanılıyor.
Ercan SARIKAYA/SABAH
Çarşamba'daki olay camiye SABAH girdi
Sauna Çetesi lideri olmakla suçlanan tutuklu Kasım Zengin'in şeriat mahkemesi kurulduğunu iddia ettiği, Fatih'teki İsmailağa Camisi'ne 200 metre mesafedeki Acemoğlu Camisi'ne SABAH girdi. Kasım Zengin'in başına silah dayandığını ileri sürdüğü oda su deposu, şeriat mahkemesinin kurulduğunu ileri sürdüğü bölüm ise imamın odası ve kütüphane olarak gözüküyor. Mahmut Hoca'nın liderliğini yaptığı İsmailağa cemaatinin etkili olduğu cami, bodrum kattaki su deposu ile birlikte 3 kattan oluşuyor. İşkence yapıldığı iddia edilen imam odası ve su deposuna giriş ise caminin yan tarafında bulunan kapıdan yapılıyor.
'BU BİR LİNÇ KAMPANYASIDIR'
Caminin ikinci kapısından girildiğinde ise karşınıza bir metre genişliğinde 20 metre uzunluğunda bir koridor çıkıyor. Koridorun sağında iki oda bulunuyor. Şeriat Mahkemesi olarak kullanıldığı iddia edilen imam odası ve kütüphane bu bölümde bulunuyor. Koridorun solunda da mutfak olarak kullanılan bölüm var. Koridorun sonunda ise tuvaletler var. İşkence yaptığı iddia edilen İsmailağa cemaati üyesi Metin Balkanlıoğlu ise uzun süren sesizliğini bozdu. Bir gazeteye açıklamalar yapan Balkanlıoğlu, iddiaları düzmece olarak nitelendirdi: "Kasım Zengin'in bana suç isnat ettiği tarihte ben Küçükçekmece'de imam olarak görevliydim. Cami Çarşamba'nın tam ortasındadır ve bir camı ana cadeye bakıyor. Zengin pisliklerinden kurtulmak için manevi iplerine sarılıyor. Bu bir linç kampanyasıdır."
Görür görmez 'işte bu oda' dedi
Olayın tanığı müteahhit Muzaffer Ergin, fotoğrafları görür görmez "İşte bu oda" dedi. Ergin, şunları söyledi: "Metin Balkanlıoğlu'nun yargılama sırasında oturduğu masa, biraz daha alçaktı. Biz, sağ duvara dayalı oturuyorduk. Kasım Zengin, tam ortada diz çökmüş oturuyordu. Öldürülen imam Bayram Ali Öztürk, sağ köşede masanın arkasında oturuyordu."
'İşkence odası' denilen yerde su deposu var
"Camide işkenceye ait bir iz bulamadık" diyen Fatih Müftüsü Mehmet Kızılkaya ile gittiğimiz caminin, şeriat mahkemesi olarak kullanıldığı iddia edilen bölümünde imam odası ve kütüphane var. İşkencehane olduğu iddia edilen bölüm ise caminin su deposu. Rutubet kokan depoda su motoru ve kullanılmayan inşaat malzemeleri bulunuyor.
Y A Z A R L A R . . .
Bu cinayet neden çözülmez (3)
Enis BERBEROĞLU - Hürriyet
İSMAİLAĞA cinayetiyle ilgili iki yazıma cemaatin eleştirisi, "Sen ne anlarsın ki" diye özetlenebilir. Elhak doğru, tarikatla hiç işim olmadı, olmaz da...
Ama hazretler kabul eder ki, katil de değilim.
Buna rağmen cinayet haberi yazacak kadar gazeteciyim.
Üstelik genç müritleri hatırlamayabilir.
Cüppeli Hoca ile bu sütunun tanışıklığı hayli eskidir.
Beş yıl kadar önce 19 Haziran 2001’de İsmailağa Camii’ne doğru yürüyen yaşlı bir adam kurşun yağmuruna tutuldu, bacaklarından vurularak kanlar içinde yere yığıldı.
Bacağa sıkılan kurşunun tercümesi, alacak-verecek meselesiydi. Nitekim polise teslim olan saldırgan Fahri Vural (41) ilk ifadesinde, "Fabrikasında müdür olarak çalıştığım bu şahıs, beni 1 milyon mark kadar borca soktu, 8 ay önce işten çıkarttı. Fakir fukaranın parasını yedi" dedi.
Suç mahalli İsmailağa, zanlı eldeydi, peki ya kurban kimdi?
O tarihte 65 yaşını süren işadamının ismi Yusuf Ünlü’ydü. Eşi Rabia ile 1960 yılında evlenirken nikáhı kıyan İsmailağa imamının ismi Mahmut Ustaosmanoğlu’ydu. 27 Şubat 1965 tarihinde doğan oğlu Ahmet’in din eğitimini yine aynı hoca üstlendi. Küçük çocuk daha ilkokula başlamadan sarık taktı.
Ve hálá çıkartamadıysanız biz söyleyelim: Yusuf Ünlü, İsmailağa cemaatinde Cüppeli Hoca olarak ün kazanan, liderliğe oynayan Ahmet Ünlü’nün babasından başkası değildi.
Yusuf Ünlü’nün işleri uzun süredir bozuktu. Demir çivi üreten fabrikası 1998 yılında, yani saldırıdan üç yıl önce iflas etti, alacaklılar sıraya girdi. Resmi kayıtlar böyle diyordu.
Ama ya her vaazında bugünün parasıyla yüzlerce YTL toplayan, kaset ve takvim pazarlayan, zengin müritlerine "Bir değil yüzlerce tane alın, dağıtın" diyerek adeta bayi teşkilatı kuran oğlu Cüppeli Ahmet’le maddi, manevi ilişkisi ne durumdaydı?
Anlaşılan sadece biz değil cemaati de merak ediyordu. Çünkü Yusuf Ünlü, aynı zamanda oğlunun kurduğu Fatih Hak ve Hizmet Vakfı’nın da başkanıydı. Cüppeli’nin önsözüyle 1999 yılında yayın hayatına giren Beyan Dergisi’nin Mart 2000 sayısında Yusuf Ünlü ile bir söyleşi yayınlandı.
Yani oğlu sordu, babası yanıtladı, bakın neler anlattı:
Beyan: Ahmet Hoca gecede 50 milyar lira para topladı, size aktardı iddiaları var.
Yusuf Ünlü: Kesinlikle yalan ve iftira.
Beyan: Fabrikanızda çalışanlara bozuk parayla ödeme yaptınız, bunlar vakıf parası mıydı?
Yusuf Ünlü: Vakfa yardım olarak gelen bozuk paraları kendi çekimle değiştirdiğim olmuştur.
Beyan: (Emlak Bankası’nı dolandıran) Kemal Horzum ve Fikret Öngen ile ilişkiniz tartışılıyor.
Yusuf Ünlü: Ben Kemal Horzum’u 1970’li yıllarda tanıdım, fabrikama demir lisansı almama yardım etti. Fikret Öngen’i ise Hamit Alp olarak biliyordum, hasta ziyaretinde tanıdım. Fabrikama geldi gitti, ama işyerimde çalışmadı.
Bir de sahte para basıp piyasaya sürerken yakalanan müritler var ama yerimiz kalmadı.
Ama herhalde meramımızı anlatabildik. Tarikatı bilmesek de suçu nerede görsek tanırız.
Çünkü suçun dini, imanı, etnik kökeni olmaz. Bunların arkasına sığınmak suçu ağırlaştırır.
O yüzden Müslüman’a düşen bu suçları örtmek değil aydınlatmak olmalıdır.
Değil mi ihvan?
Çarşamba, Çarşamba dedikleri (2)
Aslında olan biteni en güzel anlatan Sabah'ın dünkü manşetiydi; CHP lideri Deniz Baykal'ın ağzından çıkan “Orada ayrı bir devlet kurulmuş” sözünü dokuz sütuna yaymak önemli bir tercih...
Konu neydi? Sabah namazı sonrası yapılan sohbete katılan biri, cemaate dinî bilgiler vermekte olan hocayı, bağrına sapladığı hançerle öldürmüştü. Sonra ne olduysa olmuş, kâtil de, başı mihrapta parçalanarak hayatını kaybetmişti. Esas konu olan 'çifte cinayet' üzerinden geçen bir haftada ne hale geldi: İsmailağa cemaatinin 'orada ayrı bir devlet' teşkil ettiğine... 'Orada' denilen yer, İstanbul/Fatih'in Çarşamba semti...
Bir dostum, “Cemaat mensuplarının gazete okumadıklarını yazmışsın, ama okusalar iyi olur” dedi sabah sabah... Yazılarımın nereye doğru yol aldığını anlamış olmalı. “Dur sonucu söyleyeyim” dedi ve ekledi: “Bu yolla, cemaati tasfiye etmek, ya da hiç değilse Çarşamba'dan uzaklaştırmak istiyorlar...”
Manzarayı gözlerinizin önünde canlandırın: Karşınızda çözmeniz gereken bir 'çifte cinayet' var... Evet, ilkinin kâtili biliniyor, ama adam cinayet mahallinde öldürüldüğü için eyleminin yine de pek çok bilinmeyen yönü bulunuyor: Kâtil cinayeti önceden kafasında kurmuş, bıçakla camiye gelmesi bunu gösteriyor; peki de bu eylemi tek başına mı planladı? Kendisini şartlayan birileri, cürüm ortakları var mı? Cinayet sonrası kâtilin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olay bir 'çifte cinayet' planlamacısının eseri olamaz mı? 'Eylem', önce hocanın, sonra da kâtilinin öldürülmesi biçiminde planlanmış olmasın?
Herkesin cevabını araması gerekenler bu ve benzeri sorular değil midir? Oysa izleyenler biliyor, medya günlerdir bu sorularla hiç mi hiç ilgilenmiyor. Varsa yoksa İsmailağa Camii ve Çarşamba muhiti... Evet, cemaat üyelerinin şalvarlı-cüppeli ve çarşaflı görüntüleri görsel açıdan dikkat çekici malzemeler; ancak unutmayalım ki, şu sırada yürütülen bir 'çifte cinayet' soruşturması...
Gelin, isterseniz, kendi kendimize bir başka soru soralım: Bu cemaat neden Çarşamba merkezli?
Tabii, cemaatin etrafında mesken tuttuğu İsmailağa Camii'nin Çarşamba'da bulunduğunu ve cemaatin saygı duyduğu bir Hocaefendi'nin bu camide görev yaptığını ben de biliyorum. Ancak, bu bilgi benim sorumun önemini ortadan kaldırmıyor: Cemaat İstanbul'un herhangi bir başka semtini de kendisine hayat alanı olarak seçebilirdi pekâlâ; hatta cemaatin bu yolda bazı çabaları olduğu da biliniyor... Yakın geçmişte daha uzak bir semtte yuvalanma girişimi, mülkiyet ihlâline kadar varan sert tedbirlerle, boşa çıkartılmıştı...
Bu gerçeğe bakılarak söylenebilecek olan şu: Cemaate başka bir semtte yerleşme imkânı sağlanmayarak, aksine çabalar engellenerek, hayat alanı olarak yalnızca Çarşamba muhiti bırakılmıştır.
Bakmayın siz gazetelerin Çarşamba'yı yeni keşfettikleri havasını basmalarına.... Bunu mesleğe daha dün girmiş genç muhabirleri oraya göndererek sağlıyorlar... Yoksa, Türk medyası, ne zaman bir 'irtica' kampanyası başlatmak istese, en yaygın kullandığı malzeme, Çarşamba sokaklarından çekimler olur... Yalnızca şimdi değil, bu yıllardır böyledir.
Numara yapmasınlar; İstanbul/Fatih'in Çarşamba semti, kendine özgü kıyafetleriyle orayı mesken tutmuş cemaat mensuplarının gönülsüz verdikleri görüntülerle, gazete ve televizyon arşivlerinin 'irtica' başlıklı dosyalarında en mebzul bulunan malzemeyi teşkil ediyor... Medya Çarşamba'yı geçen hafta işlenen 'çifte cinayet' ile birlikte keşfetmedi.
O halde burada bir 'es' miktarı duraklayıp ara sorumuzu bir başka biçimde yeniden sorabiliriz: Medya neden cinayeti bıraktı da, günlerden beri sürekli Çarşamba semti üzerinde yoğunlaşmayı tercih ediyor?
Agatha Christie tarafından yazılan cinâî romanların çoğunun kahramanı Belçika asıllı dedektif Hercule Poirot'un 'gri beyin hücreleri' bu noktada önem kazanıyor. Konuyu araştıran herkesin, bir an bile duraksamaksızın cevabını araması esas soru artık şu: “Neden Çarşamba?” Cemaat neden Çarşamba'da yerleşik? Neden İstanbul'un başka yerlerine yerleşme girişimleri geri püskürtüldü? Neden medya 'çifte cinayet' üzerinde duracak yerde, sanki 'orayı' yeni keşfediyormuşcasına dikkatleri Çarşamba semti üzerine çekip duruyor?
Gri beyin hücreleri bu soruya cevap vermek için elzem işte...
Çarşamba semtinin öyle bir özelliği bulunmalı ki, geçmişte orada kılık-kıyafeti ve hayat tarzıyla 'farklı' bir cemaatin bulunması 'uygun' kaçsın da, şimdilerde öyle bir cemaatin 'orada' bulunmasına gerek kalmasın veya artık tasfiye edilmesi gereksin?
Çarşamba'yı sel almadan benim tezimi okuyacaksınız. Yarın.
Bodrumdaki 'kadı mahkemesi'nde kelime-i şahadet
Altan Öymen /RADİKAL
Gazetelerde ve televizyonlarda, günlerdir, Fatih'te geçen olaylarla ilgili tanık ifadeleri birbirini izliyor. Çeşitli suçların ihbarları yapılıyor. Soruşturma mercilerinde ise henüz bir hareket yok...
İstanbul'un Fatih ilçesinin Çarşamba semtindeki cemaat faaliyetiyle ilgili haberler birbirini izliyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nce de doğrulandığı bildirilen bilgilere göre, cemaatin bazı ileri gelenleri, oradaki 'düzen'i korumak için 'mahkeme' uygulamaları bile yapıyorlarmış.
İki tanığın ifadesine göre, cemaatin mensuplarından biri, sonradan Küre Operasyonu kapsamında tutuklanan Kasım Zengin'miş. Zengin, Fatih'teki 'Acemoğlu Medresesi'nde 'Ebced eğitimi' almış. Hocalarından biri 'Metin Balkanlıoğlu Hoca'ymış.
Zengin, Medrese'deki eğitimini bitirdikten sonra Ankara'da Abidinpaşa'da bir market açmış. Açılışa hocasını da davet etmiş. Hoca gelip, öğrencisinin adı gibi 'zengin'leştiğini görünce demiş ki:
"Ben senin hocanım. Ben kiralık araba ile gezerken sen üç arabayla geziyorsun. Bu haramdır."
Kasım Zengin, bu 'haram' durumundan kurtulmak için, eşinin adına kayıtlı arabayı ona vermeye mecbur olmuş.
İlişkiler bu şekilde devam etmiş. Taraflar arasında borç alışverişleri olmuş. Marketin durumu konusunda tartışmalar çıkmış. Metin Hoca, onu Davut Yavuz diye bir başkasıyla görüştürmüş.
Kasım Zengin gerisini şöyle anlatıyor:
"Yavuz'un bulunduğu kısma gittim. Yanında ikisi Çeçen yedi kişi vardı. Türk olanlar başıma silah dayadı, bir Çeçen de ağzıma bomba soktu. Şahıslar Balkanlıoğlu'nu arayıp bana verdiler. Balkanlıoğlu, 'Ulan zındık, sana ilmi biz öğrettik, sen şalvarı cüppeyi çıkarttın, ne bıyık kaldı, ne de sakal. Olmuşsun, bire çakal. Artık sen de kâfirsin, orayı terk et' dedi."
Ondan sonrasını da Kasım Zengin'le Metin Hoca(Kaftanlıoğlu) arasında arabuluculuk için devreye sokulan bir müteahhit anlatıyor. Adı Muzaffer Ergin. Şöyle diyor:
"İsmail Ağa Camii'nin yanındaki küçük bir caminin bodrumuna gittik... Kadı mahkemesi gibi bir sistemdi. Kasım Zengin'i odanın ortasında diz çöktürdüler. Sonra 'Katli vacip' dediler. Halit isimli biri silahını çekti, 'Kelime-i şahadet getir' diyerek silahı Zengin'in ensesine dayadı. Kasım yalvarıyordu."
İfade, daha bazı ayrıntılarla devam ediyor. Sonucu şu: Önce 'katli vacip' denilen Kasım, daha bazı mal transferlerinde bulunduktan sonra affediliyor. O arada(gece saat 03.00 sıralarında) cemaatten bir kısım kimseler gelip 'çamaşır makinası büyüklüğünde iki kutuyu para ve altınla dolduruyor'...
Burada özetlediklerim daha geniş şekilde televizyonlarda da yayımlandı. Sadece bunlar değil, söz konusu cemaatle ilgili başka haberler de...
Ama dün, bu satırları yazmadan önce gazetede tüm haberleri izleyen arkadaşlarıma sordum. Herkesin ilgisini çekmiş ama, galiba henüz, bölgedeki soruşturma mercilerinin ilgisini çekmemiş.
Oysa durum meydanda:
İki kişi tarafından yapılmış zincirleme suç ihbarları var:
Bir yerde gizli bir 'mahkeme' kurup bir adamı zorla oraya getirmek, 'katli vaciptir' gibi şer'i ifadelerle 'hüküm' vermek, sonra o hükmü silah tehdidi altında 'müsadere'ye çevirerek 'mal gasp etmek', Türk Ceza Kanunu'nun uygulayıcılarını birkaç yönüyle ilgilendirse gerektir.
Bunları, ilgililerden hiç gören işiten olmadı mı? Gazetelerde, televizyonlarda?..
Üstelik en yoğun yayınlar pazar günü yapıldı. Pazar günü, gazetelerin çok sattığı, televizyonların çok izlendiği gündür.
Ayrıca, geçtiğimiz pazar günü, hava da kapalıydı. Kapalı havalarda televizyon izleme oranı daha da artar...
***
İstanbul'da Fatih'teki Çarşamba semtinde 'kanunsuzluk' iddiaları, sadece 'kanun dışı' mahkemelerde 'sanık' yargılayarak 'kelime-i şahadet' getirtip, ölüm tehdidiyle mal gasp etmekten ibaret değil...
"Kuran Kursu yapıyoruz" gibi bir gerekçeyle 8 katlı bir binayı kaçak olarak inşa etmek... Belediyenin durdurmasına rağmen mührünü söküp inşaata devam etmek... İnşaatı bitirip, kursu açarak faaliyete geçirmek...
Böyle bir gelişmeye de yıllardır ses çıkaran olmamış...
Zaten nasıl olsun? Geçen gün de belirttim. Birkaç gün önce, semtin içine girip fotoğraf çekmeye çalışan bir gazeteci ekibinin elinden makineleri alınıp fotoğrafları alınmış.
Daha şanslı olan bir başka gazeteci ekibinden Hacer Gemici(Sabah), içerde bir süre dolaşma imkânı bulmuş. Şunları yazıyor:
"Yabancıya ev verilmiyor. Kotla gelmek zor. Dükkân adları dini isimleri çağrıştırıyor. Küçük çocuklar bile başörtülü. İki üçlü gruplar halinde yürüyen çarşaflı kadınlar, tehditkâr bakışlar atıyor.
Açıkça söylenmese de burası başka bir ülke gibi."
Gazetecinin uzaktan çekebildiği manzaralar, bu gözlemleri, genel hatlarıyla doğruluyor.
Tabii, işin bu kıyafet yanı, yabancıya ev vermeme yanı, kot giyememe yanı, bunlar için 'zor kullanıldığı'na dair ihbarlar yoksa soruşturma konusu olmaz.
Gerçi Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu bu konuda, dini uyarılar yapıyor.
'Dinin şekil dini olmadığı'nı, 'dindarlığın sarık ve cübbeyle değil, aydınlık yüzle, iyi davranışla ve amalle olacağı'nı anlatıyor.
Ama, anlaşılıyor ki, Fatih'in Çarşamba semtinde o uyarılara aldıran yok.
Zaten Profesör Bardakoğlu, Cumhuriyet Muhabiri Fuat Kozok'un cami içindeki kıyafetlerle ilgili sorusuna şu cevabı veriyor.
"Camiye sarık ve cübbelerle gelenler, 24 saat boyunca aynı kıyafetle sokakta dolaşıyor." Bir cami imamına "Kapıda dur içeri girenlerin kıyafetlerini kontrol et" diyemeyiz.
Doğru... Kıyafet konusundaki gerçekler böyle... "Şöyle giyinin" diye zor kullanıldığı yolunda ihbarlar olmazsa kimse bir şey yapamaz.
Ama ötekiler, 'gizli mahkemeler' ağza bomba sokma, tabancayı ensesine dayama gibi olaylar hakkında açık suç ihbarı var. Onlar nasıl, hâlâ soruşturma konusu yapılmaz?
12 Eylül çıkmazı
DR. ÜMİT KARDAŞ
12 Eylül 1980 öncesi kendi sorunlarını tartışıp, çözemeyen, merkez-çevre gerginliğini aşamayan ve dış dinamiklerce kendi politikaları gereği istikrarsızlaştırılan Türkiye, beklenen 12 Eylül 1980 darbesiyle her türlü birikiminden sert bir kopuşla birlikte hukukun yok edildiği, antidemokratik bir anlayışla ve acımasız uygulamalarla yeniden yapılandırıldı.
Askeri darbeyi yapanlar dini en uç noktada istismar ederlerken, sistematik işkence uygulamalarıyla geçen 90 günlük gözaltı süreleri ve 3 yıla kadar hapis cezalarının temyiz edilememesi gibi düzenleme ve uygulamalarla insani trajediler yaratarak toplumsal derin yaralar açtılar. Özellikle Diyarbakır’daki insanlık dışı uygulamalar (gözaltındaki ve ceza evindeki ölümler, kırsal kesimde köylülere uygulanan baskı ve kötü muameleler) Kürt sorununun derinleşmesine ve Kürt milliyetçiliğinin tırmanmasına yol açtığı gibi, PKK’nın da bu uygulamaları kullanmasına ve güçlenmesine neden oldu.
Askeri vesayet rejimi ve anayasa
12 Eylül, siyasi kadroya ve bürokrasiye topluma giydirilmiş bir deli gömleği işlevi gören antidemokratik bir anayasa ve birçok yasa ile birlikte uygulama alışkanlıkları ve kurumsal anlayışlar bıraktı. İşkenceler, insan hakları ihlalleri, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetlerle dolu bir süreçle bugüne kadar yüzleşemedik. Bu yüzleşme toplumun, siyaset kadrosunun, yargının ve silahlı güçlerin geçmişle hem insani anlamda hem de siyaseten ve hukuken yüzleşmesi olmalıdır. Bu yüzleşmeyi yapamayan Türkiye’nin hukuka dayalı demokrasi yolunu açması olanaklı değildir. Susurluk ve Şemdinli olayları kaçırılmış fırsatlardır. Askeri vesayet altında olması ve siyasi partilerin demokratik bir yapıda bulunmamaları nedenleriyle demokrasisi işlemeyen, sorunlarını ifade özgürlüğü güvencesi altında tartışıp, çözemeyen Türkiye’nin rejimi tıkanmıştır. Özellikle söz konusu yüzleşmenin yapılamayışı ve Kürt sorununun algılanamayıp, bu sorunun tarihsel güvenlik boyutlu yaklaşımların tekrarı ile çözülemez duruma getirilmesi ve oluşan savaş rantı rejimin çürümesine neden olmuştur.
12 Eylül’ün demokrasiye geçilirken yaptığı en bilinçli anayasal düzenleme MGK yapılanması olmuş ve Türkiye’nin geleceğine uzun yıllar açılamayacak bir kilit vurulmuş, askeri vesayet rejimine süreklilik kazandırılmıştır. Bu konuda yapılan son değişikliklerin bir yararı bulunmamaktadır. Anayasal organ olması gerekmeyen MGK halen anayasal bir organdır ve anayasal görev alanında da hiçbir değişiklik yapılmamıştır. Ancak bunun ötesinde fiili durumlarla pekişmiş ve medyaca da desteklenmiş bir gelenek oluşmuştur. Bu gelenekle komutanların ve özellikle genelkurmay başkanlarının söylediklerinin, erklerin tümünden daha çok önemsenmesi ve hatta istenenlerin diğer erklerce yerine getirilmesi uygulaması tabii hale gelmiş, bu hal siyasi kadrolarca da içselleştirilmiş, medya desteğiyle toplum bu duruma alıştırılmıştır. Halktan aldığı vekaletin verdiği yetkiyi vesayet organına bırakan siyasi kadronun aczi ve medyanın çoğunlukla bu durumu kendi üzerindeki vesayet ve sansür üzerinden tabiileştirmesi Türkiye’yi bu çıkmaza sokmuştur.
Yeni Genelkurmay Başkanı’nın görev devir teslim töreninde yaptığı konuşma bu çıkmazın açık bir göstergesidir. Genelkurmay Başkanı konuşmasında silahlı bürokrasiye anayasal birtakım görevler yükleyerek, fiili müdahalelerin meşruiyetini anayasaya dayandırmıştır. Darbelerin dayanağını İç Hizmet Kanun’una dayandıran eski anlayışlar yerine şimdi sürekli müdahalelerin kaynağı olarak anayasa gösterilmekte, üstelik bu müdahalelerin siyasi bir müdahale sayılamayacağı belirtilmektedir. Bu vahim değerlendirmenin bazı siyasi kadrolarca alkışlanması, bazılarınca geçiştirilmesi, birçok köşe yazarınca yerinde bulunması ve hukuk aleminden ses çıkmaması toplumun ve kurumların zaman zaman bilinçsiz refleksler veren felçli bir bedene dönüştüğünü göstermektedir. Hangi demokratik ülkede, silahlı bürokrasinin başı sosyal devletin, hukuk devletinin, laik devletin ne anlama geldiğini yorumlamak, değerlendirmek hakkını kendisinde görebilir ve tamamen siyasal olan anayasa hukuku alanını askeri güvenlik alanına sokabilir?.. Nasıl bu siyasi ve hukuki kavramlara verdiği anlamı siyasi kadrolara ve millete dayatabilir?.. Silahlı bürokrasinin apaçık anayasa hukuku ve siyaset bilimi alanına giren bir konuda kendisini tek anlamlandırıcı olarak görmesi bir tehdidi de ima etmektedir. Vahim olan bu tablo karşısında Türkiye’nin koşulları bunu gerektiriyor gerekçesinin hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır. İvedilikle yeni bir anayasa ile gerçek bir demokrasinin çatısı çatılmalıdır. Silahlı bürokrasinin bir daha anayasadan kendisine meşruiyet sağlayarak görev çıkarmaması için yeni anayasada ordunun görevinin sadece dış güvenlik ile sınırlı olduğu açıkça belirtilmeli, yürütme erki üç başlı olmaktan çıkarılmalıdır.
İfade özgürlüğüne ağır baskılar
Türkiye’nin önünü tıkayan ve atılım yapmasını engelleyen önemli bir sorun da yukarıdaki durumla çok bağlantılı olarak ifade özgürlüğü üzerindeki ağır baskılardır. Askeri vesayetin bulunduğu yerde siyaset, hukuk ve ifade özgürlüğü zemin kaybetmektedir. Örnek vermek gerekirse zorunlu göçün tamamen insani boyutunu ortaya koyan bir araştırmanın tanıtım toplantısı, söz konusu araştırmadan habersiz birtakım insanlarca basılıp, tanıtım engellenebilmekte ve bu insanlar ellerini, kollarını sallayarak çıkıp, gidebilmektedirler. Edebiyat değeri yüksek, düzeyli bir romandan Türklüğü aşağılamak, çok başarılı bir biyografik çalışmadan Atatürk’ü aşağılamak, vicdani retle ilgili bir yazıdan halkı askerlikten soğutmak, eleştirel bir yazıdan orduyu ya da emniyet güçlerini aşağılamak gibi suçlar yaratarak Türkiye sorunlarını tartışıp, çözecek bir duruma kavuşamaz. Uygulanış şekli de göz önüne alınarak TCK 301. maddenin tamamen kaldırılması zorunlu hale gelmiştir. Kürt sorununun çözümü de ifade özgürlüğünün tam olarak sağlanmasından geçmektedir. Türkiye’nin kendi iç sorunu olan bu sorunu ABD ile birlikte karşılıklı koordinatör atayarak çözeceğini sanması ve sorunu güvenlik boyutu içerisinde görüp, hiçbir çözüm üretmeden askere ve ABD’ye havale etmesi tam bir aymazlıktır.
Sonuç olarak önce her anlamda geçmişimizle yüzleşmeliyiz. Bununla birlikte askeri vesayetten arınmış, demokratik yeni bir anayasa ile TCK’daki ifade özgürlüğünü sınırlayan ve baskılayan antidemokratik düzenlemeleri kaldırarak sorunlarımızı tartışabileceğimiz bir ortamı yaratmalıyız. 12 Eylül çıkmazından kurtulmanın başka bir yolu bulunmamaktadır.
Emekli Askeri Hakim
12 Eylül'le Hesaplaşamayan Türkiye
ORAL ÇALIŞLAR - CUMHURİYET
12 Eylül döneminde yüz binlerce kişi cezaevlerinden geçti. On binlerce insan işkence gördü. 50'ye yakın genç idam edildi. Bu büyük insani dramın gerekçesi ''Türkiye'de kardeş kavgasını önlemek ve ülkeyi huzura kavuşturmak'' tı.
Bu amaçla bir darbe anayasası hazırlandı. Bir Siyasi Partiler Kanunu hazırlandı. Türk Ceza Kanunu'nda otoriter yönde değişiklikler yapıldı. Bu darbenin üzerinden tam 26 yıl geçti. Bu süre içinde darbe anayasası yürürlükte. 12 Eylül'den önce çatışmalarda ölen insan sayısı 5 bin civarındaydı. Askeri darbenin gerçekleşmesinin ardından yalnızca Güneydoğu'daki çatışma ve terör ortamında 40 bin civarında insanımızı yitirdiğimiz söyleniyor.
Yani 12 Eylül askeri darbesi ülkeyi huzura kavuşturmak yerine, daha derinlerden iç çatışmaları kışkırtan bir etki yaptı. PKK, 12 Eylül geldiğinde küçük bir örgütken 12 Eylül ortamında büyüdü, gelişti ve etki alanını genişletti.
Türkiye, 1983 yılında yeniden çokpartili sisteme geçti. Ancak bu süre içinde darbe anayasasını değiştirmek mümkün olmadı. İktidara gelen siyasi partiler bu anayasayla barışık yaşamayı tercih ettiler.
12 Eylül döneminin en önemli hedeflerinden birisi, çokpartili sistemi engelleyecek bir Siyasi Partiler Kanunu çıkarmaktı. Bunu başardılar. Yüzde 10'luk barajla temsil sisteminin altını üstüne getirdiler. Şimdilerde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki temsil adaletsizliği herkesin dilinde. Oyların yüzde 50'sine yakınının Meclis'te temsil edilmediğinden şikâyet ediyoruz.
Peki bunun çözümü nedir? Yüzde 10'luk barajı bir an önce aşağıya çekip temsili makul hale getirmek. Bunu belirttiğiniz zaman, o ana kadar adaletsiz temsilden söz edenler, barajın düşürülmesine karşı çıkıyorlar.
AKP, yüzde 25 oyla Meclis'in yüzde 66'sını elinde tutuyorsa, yapılacak tek şey barajı düşürmek değil mi? Başka nasıl bir adalet sağlanabilir? İşte burada DEHAP-HADEP gibi Kürt kimliği ağırlıklı partilerin Meclis'e girme korkusu gündeme getiriliyor. Onların Meclis'te bulunması istenmiyor.
Siyasi Partiler Kanunu'ndaki önemli zaaflardan birisi de parti yönetimlerine sağlanan aşırı yetkiler. Parti içinde yönetimi ele geçiren, burayı bir beylik haline getiriyor ve parti içi demokrasi tamamen yok oluyor. Kanunun bu yöndeki maddelerini de değiştirmek bugüne kadar mümkün olmadığı gibi, bundan sonra değiştirilmesi de mümkün görünmüyor.
İşin hukuki boyutunu böyle özetleyebiliriz. Ancak, bundan daha öte yıkıcı etkiler yaptı askeri darbe. Militarizm ve milliyetçilik bütün toplumu kuşatırken sol muhalefeti de önemli ölçüde devletin yedek gücü haline getirdi.
12 Eylül'ün önemli sonuçlarından birisi de siyasi İslamcı hareketin yükselişi oldu. Geçmişte marjinal bir güç olarak ortaya çıkan İslamcı akımlar, solun ezilip marjinalleştiği ortamda büyüyüp, etkin bir siyasi akıma dönüştü.
12 Eylül, Türkiye'nin demokrasiye ve çoksesliliğe yolculuğunda ciddi bir kırılmaydı. Yıkıcı etkiler yaptı. Hâlâ bu etkiler büyük ölçüde geçerliliğini koruyor. En çarpıcı etkiyi ise sol üzerinde gerçekleştirdi.
Solun önemli bir kesimi bugün ne demokrasiyi savunabiliyor, ne örgütlenme özgürlüğünü ne de sendikal hakları, insan haklarını... Bu çözülme, Türkiye'nin dengelerini altüst etti.
Dünyanın hemen her yerinde değişik sol arayışlar varlığını sürdürürken Türkiye'de sol siyaset içindeki ağırlığını daha da yitiriyor.
Türkiye'nin ciddi bir 12 Eylül hesaplaşmasına ihtiyacı bulunuyor. Dünyanın hangi demokratik rejiminde darbeci paşalar baş üstünde tutulur? Çok verdiğim bir örneği hatırlatarak durumu anlatmaya çalışacağım.
Dört yıl önce Atina'daydım. Türkiye Cumhuriyeti'nin Atina Büyükelçiliği'nde şeref masasında Kenan Evren 'in imzalı fotoğrafı duruyordu. Aynı tarihlerde Yunanistan'daki darbeci subaylar 26 yıldır hapisteydi.
Yunanistan'la bizim aramızda demokrasi, adam başına düşen gelir ve gelir dengesizliği konusunda büyük farklar var. Sebebi üzerinde düşününce şöyle bir yorum yapıyorum: Biz darbeyle hesaplaşamadık, altında kaldık. Onlar ise darbeyi yendiler.
Ne dersiniz?..
Eylül günahları
Derya SAZAK - MİLLİYET
11 ve 12 Eylül... Dünyanın ve Türkiye'nin siyasal yazgısını değiştiren iki önemli tarih. Beş yıl önce ABD'de İkiz Kuleler'i vuran El Kaide terörü, 3 bin kişinin feci şekilde ölümüne yol açtı. Dünya Ticaret Merkezi'nde çalışan insanlar, kulelere vuran uçakların yıktığı binaların içinde yok oldular.
Bush yönetimi, 11 Eylül 2001'den bu yana teröre karşı "önleyici savaş" adı altında küresel güç politikası uyguluyor. Afganistan ve Irak işgaliyle başlayan Amerikan hegemonyasını yayma siyasetini, ölen insan sayısına bakmaksızın genişleterek sürdürüyorlar.
Soğuk Savaş'ın ardından 21'inci yüzyılın henüz başında bölgesel çatışma, direniş ve iç savaşların, terör saldırılarının insanlığı yeni bir "korku çağı"na sürükleyeceği düşünülemezdi. Ama korkulan oldu. 11 Eylül'ün beşinci yılında, teröre kurban gidenlerin sayısı İkiz Kuleler'de ölenler kadar. Irak savaşı ise tam bir felaket oldu. Sivil kayıpların 100 bine yaklaştığı belirtiliyor.
Şiddetin nerede duracağı belli değil. Afganistan'da NATO, ABD ve İngiltere Taliban'la yeniden savaşa başladı. Irak direnişi, İsrail'in Lübnan'a saldırısı, İran'ın nükleer silah programının askeri müdahaleyle durdurulması hazırlığı geleceği daha da ürkütücü kılıyor.
Bush'un ikinci seçim dönemi sona ermeden, "İran dosyasını kapatma" olasılığı Türkiye'yi de etkileyecek tehlikeleri gündeme getirecek.
ABD yönetimi, 11 Eylül'ün ardından "terör"le mücadeleyi, başka ülkeleri işgal ve yayılma siyasetine dönüştürmeyip küreselleşmenin sosyal boyutlarını da önemseyen politikalar geliştirmiş olsaydı, dünya bugünkü gibi çığırından çıkmazdı.
Türkiye'nin 12 Eylül'ünden de benzer çıkarımlarda bulunmak mümkün.
1980 öncesi ülkedeki şiddeti ve "dökülen kan"ı gerekçe göstererek darbe yapan askeri yönetim, ülkenin politik restorasyonunu geleneksel merkez sağ ve sol siyasetin yok edilmesi üzerine inşa etti. Bunu yaparken özellikle solu ezdi. 1982 referandumunda yeni Anayasa'yı benimsetmek ve Evren'e cumhurbaşkanlığı yolunu açmak üzere, dini cemaatlere, tarikatlara verilen ödünlerin Türkiye'yi bugün getirdiği ortamı görüyoruz.
Özal dönemiyle başlayan değerler erozyonu ve 1990'lardaki siyasal İslamcı yükselişin sonuçları ortada. Fatih Çarşamba manzaraları, 12 Eylül rejiminin zayıf düşürdüğü toplumsal yapıdaki geriye gidişin göstergesidir.
25 yıldır önlenemeyen PKK terörünün çıkış noktasında 1980 askeri döneminde Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkence olaylarının etkisi yadsınamaz.
11 ve 12 Eylül günahlarını yıllar sonra daha iyi anlıyoruz.
AB'den mesaj var: 301'i kaldırın(!)
Mehmet Ali BİRAND - MİLLİYET
Ali Babacan geçen haftayı Brüksel'de geçirdi. Aynı sırada, bir başka heyet de Brüksel'de müzakere sürecini yürütüyordu. Yani, hem Komisyon hem de Konsey ile tatil sonrasında veya sonbaharda beklenen Kıbrıs krizi öncesinde ilk temas yapılmış oldu. Türk yetkililerine önemli mesajlar ve ipuçları verildi.
Avrupa Birliği yetkililerinin verdikleri mesajlar son derece netti.
Bana da tekrarladılar.
"Eğer Kıbrıs krizinin büyümesini istemiyorsanız… Eğer bu krizin kontrolden çıkıp, Türkiye ile AB ilişkilerinin durmasına yol açmasını engellemek istiyorsanız… Hemen harekete geçin…"
Harekete geçip ne yapmamız gerekiyor ?
"Reformlarınıza öncelik verin. Kıbrıs konusundaki sıkışıklığı görüyor ve anlıyoruz. Bir tren kazasına uğramamak için, en kolay gerçekleştirebileceklerinizi ön plana çıkarın. Reformları hızlandırın…"
Reformlardan ne kastediliyor?
1) 301'i tümüyle kaldırın veya gereken değişiklikleri yapın. 301 ile yolunuza devam edemezsiniz.
2) Vakıflar ile ilgili yasayı biraz daha düzeltip yasalaştırın.
3) Ombudsman yasasını çıkarın.
4) TSK harcamalarını Sayıştay denetimine sokun.
5) Ruhban Okulu sorununu çözün.
Aslında yukarda sayılan reformların önemli bölümü -301 hariç- 19 Eylül'de toplanacak olan TBMM oturumunda oylanacak olan 9'uncu reform paketinin içinde. Ancak 301 kilit konumda.
Brüksel'den konuştuğum AB Komisyonu yetkilileri bu konuda çok nettiler:
"Eğer Kıbrıs konusundaki sıkışıklıktan kurtulmak isteniyorsa, gerçekten en etkili yaklaşım, 301'in şu veya bu şekilde değiştirilmesini gerektirir. Bunu başarabildiğiniz taktirde, birçok ülkenin tutumunu etkileyeceksiniz. Kıbrıs konusunun, AB reformlarıyla ilişkili olmadığını ileri sürebileceksiniz. Elinizi rahatlatacaktır. Birçok ülke, Türkiye'yi yaptığı reformlarla değerlendirmek istiyor. Kıbrıs'ı ön plana çıkartmak istemiyor."
Bu yaklaşım çok önemli. Zaten ilk günden beri biliniyordu. Kıbrıs tuzağından kurtulmanın tek yolu olarak reformların ön plana çıkarılmasının üstünde duruluyordu. Ancak hükümet hareketlenmiyordu.
Ancak şimdi durum değişiyor galiba…
Ali Babacan Brüksel'deki basın toplantısında, 301 ile ilgili bir hazırlıkları bulunmadığını, yargının kendi içinde ince ayar yapacağını söylemişti. Oysa Ankara'daki gelişmeler hiçte öyle değil. Hükümet, 301'i tümüyle kaldıramayacağını, ancak bazı değişiklikler yapmayı planlıyor. Hatta gizliden gizliye hazırlıklar dahi yapılıyor. Ancak sıkıntı, milliyetçiler ve ulusalcıların baskısından kaynaklanıyor. Seçim öncesinde bu grupların tepkisinden çekinen hükümet, kamu oyunun desteğini elde etmeye çalışacak. Önümüzdeki günlerde konu kamuoyunda tartışılmaya başlanacak.
Eğer Türkiye, AB ile ilişkilerde Kıbrıs tuzağına düşmek istemiyorsa, T.C.Kanunudaki 301'inci maddeyi iptal etmelidir. 301 hem Türk toplumunun belirli bir bölümünü hem de AB ile ilişkileri yıpratmaktadır. Üstelik hiçbir yarar da sağlamamaktadır.
* * *
BABACAN'DA UFAK BİR DEĞİŞİM GÖRÜLMÜŞ !
Ali Babacan, sürekli eleştiriliyor. Başmüzakerecilik işlevini yerine getirmediği konusunda giderek yaygınlaşan bir izlenim var. Genelde izlenimlerin gerçeklerle bir ilgisi olmayabilir, ancak izlenim yerleşmeye başladı mı, kolay kolay değiştirilemez.
Babacan, bu göreve talihsiz bir dönemde başladı.
O, müzakerelerin ekonomik yönünü yönetecek, Gül de siyasi yönünü yönetecekti. Ancak öncelikler yer değiştirince, Başbakan başta olmak üzere, hükümetin dikkati başka alanlara kayınca işlerin rengi değişti. İlgi dağıldı, reformlar durdu.
Bizin beklentimiz, Ali Babacan'ın kükremesi, Başbakan'ın ve hükümetin dikkatini çekmesi, kamuoyunu bilgilendirmesi idi. Daha başka beklentilerimiz de vardı. Kamuoyunu bilgilendirecek kampanya açması, AB işinin iletişim yönünü, yani işin show'unu da yapmasıydı.
Ali Babacan, bunları yapamadı. Belki de bu açıdan yanlış bir seçimdi. İşin sadece ekonomik yönüyle ilgilenmesini beklemememiz gerekirdi. Veya bizim beklentilerimiz doğru değildi.
Neyse olan oldu…
Babacan geçen haftayı Avrupa turunda geçirdi. Çeşitli temaslar yaptı. Görüştüğü kişiler arasında, performansını eleştirenler de vardı. Dayanamadım ve her birini arayıp sordum:
- İlk defa görüştüğünüz Babacan ile bugün görüştüğünüz Babacan arasında nasıl bir fark buldunuz?
Hemen hemen tümünden aynı yanıtları aldım. Şöyle özetleyebilirim:
- Ali Babacan ilk gelmeye başladığı dönemlerde, sadece ekonomiden söz ederdi. AB konularına hakim değildi. Ekonomiyi anlatırken gözleri parlardı. Konusuna hakim olduğu ve sevdiği belli olurdu. Bu defa farklı bir Babacan gördük. Daha siyasi konuşan, ekonomiden çok Avrupa ile ilişkilerin siyasi yönüne dikkat sarfeden bir Babacan bulduk.
Anlayacağınız, Babacan değişmeye başlamış. Bu kadarcık değişim bizleri tatmin eder mi, bilemem. Bir de biz şu değişimi görsek çok iyi olacak…
Özetlemek gerekirse, Türkiye'nin Kıbrıs nedeniyle çıkan krizi atlatmak için pazarlığa hazır olduğunu, ancak bunun için sadece Türk tarafından fedakarlık istenmemesi gerektiğini söylemiş.
Anlayacağınız, pazarlıklar başlamış durumda.
Bir de Türkiye hareketlenebilse…
Tezgâhta son perde
Kazım GÜLEÇYÜZ - Yeni Asya
İsmail Ağa cemaatine yönelik son suçlamalarda, Sauna çetesinin lideri olarak bilinen ve aklî dengesinin yerinde olup olmadığını tesbit için heyet muayenesinden geçirilen şahısla, “müteahhit” olma dışında bir sıfatı bilinmeyen ve nasıl bu işlerle irtibatlandırıldığı da anlaşılamayan bir kişiye izafe edilen iddialar kaynak gösteriliyor.
Ancak iki kaynak da son derece şüpheli.
Çete lideri olarak anılan kişi için, çete ortaklığı iddiasıyla birlikte yargılandığı—28 Şubat'ta Emniyet Genel Müdür Vekili olarak görev yapmış olan—bürokratın “manyak” ifadesini kullandığı daha önce basına yansımıştı.
Yine aynı bürokratın, o tarihlerde söz konusu kişiye “İsmail Ağa cemaatine gir ve istihbarat topla” diyerek “ajanlık” vazifesi verdiği de.
(Bu arada, aynı çeteye adı karışan Özel Kuvvetler mensubu bir yüzbaşının mahkûm olduğunu ve YAŞ kararıyla ordudan ihraç edildiğini de hatırlayalım.)
Çete liderine izafeten ortaya atılan tuhaf iddialar için takviye kuvvet olarak bir anda piyasaya sürülen “müteahhit”in de ne idüğü belirsiz.
İşin garibi, bu esrarengiz şahıs için bir taraftan “Tanık koruma programına alındı” deniliyor, diğer taraftan aynı kişi TV ekranlarında ve gazete sayfalarında arz-ı endam ediyor.
Bizim bildiğimiz, “tanık koruma programı”na alınmış kişiler köşe bucak saklanır.
Tâ ki, başlarına “birşey” gelmesin.
Bu kişiyle ilgili olarak dikkat çeken bir diğer nokta, CHP ile yakınlığını ele veren sözleri. Medyanın “mal bulmuş mağribî” edasıyla üzerine atladığı iddialarıyla ilgili olarak “Baykal benimle görüşmek istedi” diyor. Ama kendisinin önce CHP Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş’le görüşmek istediğini söylüyor.
Sonrasında ise telefonlarının dinlendiğini, iddiaları hakkında ifade vermek için Adliye’ye gittiğinde soruşturmayı yürüten savcı yerine başka bir savcıyla görüştüğünü, o savcının kendisini “Seni tutuklatırım. Seni git Deniz Baykal korusun” diye kovduğunu anlatıyor; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının da “Gerek yok” diyerek kendisini hiç çağırmadığını ilâve ediyor. (Vatan, 11.9.2006)
Savcıları, yani adalet mekanizmasını da töhmet altında bırakmaya yönelik bu suçlamaların sahibiyle CHP arasında nasıl bir irtibat var ki, Baykal son derece enerjik bir tavırla gayrete gelip, bu kişinin İsmail Ağa cemaatine yönelttiği suçlamaları sahipleniyor?
Ve mâlûm “belâgat”ıyla bu ithamları köpürterek ve yeni ilâveler yaparak, dahası “Dindarım diyen herkes bu olaya karşı çıkmalı, tepki göstermeli” gibi sözlerle dindarlara akıl vererek işi kızıştırmaya çalışıyor?
Tabiî, dindarların, Baykal’ın vereceği akla ihtiyacı yok. Şayet sağı CHP’de toparlama fantezisine kendisini fazla kaptırmadıysa bunu herkesten ziyade onun bilmesi lâzım.
Anlaşılan o ki, CHP liderinin asıl hedefi, 28 Şubat’ın ağır tortularından arınma sancıları yaşamakta olan devlet organlarını yeniden benzer baskılara maruz bırakmayı hedefleyen yeni bir kampanyayı tetiklemek.
Umarız, devlet aynı tuzağa yine düşmez.
12.09.2006
Tek ölçü imam hatip
Özdemir İNCE
oince@hurriyet.com.tr
CUMHURİYET konusunda benim tek ölçüm var: Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretimin Birleştirilmesi Yasası) ve buna bağlı olarak imam hatip okulları.
Geri kalan bütün ölçülerin takıyye olanağı ve olasılığı vardır.
AKP’nin ya da bir başka iktidar talibi İslamcı siyasal partinin etki alanına giren bütün erkekler, belli bir amaca ulaşmak için içki içebilirler; kadınlar başlarını açıp bikini giyebilirler, erkeklerle dans edebilirler, içki miçki içebilirler.
Ben bilmiyorum ama bunun bağışlatıcı bir yolu mutlaka vardır kara kaplı kitapta. Çünkü bir amaç uğruna yapılmışlardır.
* * *
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın eşinin örtülü olmasına nesnel bağlamda karşı çıkılmayabilir. Bayan Emine Erdoğan’ın türbanı insanların gözüne batıyorsa, bunun en azından iki nedeni var: Birincisi, açıkladığı İslami örtünme nedenleri; ikincisi, eski (?) Milli Görüşçü, İslamcı ve tarikatçı bir Başbakan’ın eşi olması.
Bayan Emine Erdoğan, Cumhurbaşkanı da olmak isteyen Başbakan’ın eşi değil de Ülker Holding ürünleri temsilcisinin eşi olsaydı durumu kimsenin ilgisini çekmezdi. Ancak gene de sorun Bayan Erdoğan’ın türbanı değil, Recep Tayyip Erdoğan’ın dünya görüşü, ideolojik geçmişi ve bu geçmişin günümüze yansıyan uzantıları.
* * *
Ortak amaçlarına varmak için türlü çeşitli takıyyeye başvuran Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşinin türbanı ve giyinişi konusunda takıyye yapmaması önemli bir taktik hata. Bu nedenle şükretmeliyiz.
"Hakemler ve kefiller heyeti" haklıdır. Türban elbette Cumhuriyet için bir tehlike değildir. Türban değil onun temsil ettiği ve simgesi olduğu gizli ilişkiler toplamı Cumhuriyet için tehlike. Türban, Öğretimin Birleştirilmesi Yasası’na muhalefetin ve imam hatip okullarının ideolojisini temsil ediyor. Her konuda takıyye yapabilirler ama sadece bu konuda takıyye yapamazlar.
* * *
Cumhuriyet’in altını oyup içini boşaltmak ancak imam hatip mezunlarının bütün meslekleri, mümkün olursa askerliği ele geçirmesiyle mümkün. Bu nedenle bu okulların kapatılmaması, klasik liselerle savaşarak üniversitelere öğrenci yetiştirmesi gerek.
Gene bu nedenle, rejim sorunu yaratmak, Anayasa’yla, yasalarla, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’ye boğuşmak, Cumhurbaşkanı ile kötü olmak pahasına alicengiz oyunlarından vazgeçmiyorlar.
Nitekim, yoksul öğrencilerin okuduğu 301 Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’dan (YİBO) bu yıl mezun olan 26 bin 313 öğrencinin bir bölümü, isteği dışında imam hatip liselerine parasız yatılı olarak yerleştirilmiş. Beş okulu tercih hakkı olan öğrenciler, kontenjanlarının dolması nedeniyle buralara giremezse "herhangi bir şehirdeki yatılı lise" tercihi yapabiliyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı bu durumdaki öğrencileri kendilerine sormadan imam hatiplere yerleştirmiş (Hürriyet, 1 Eylül 2006).
* * *
Sanırım MEB’in bu şeytani oyunu da boşa çıkartılacak. Ama çıkartılmayabilir de. Benim bu konuda son sözüm şu: AKP ve hükümeti, Öğretimin Birleştirilmesi Yasası’nı eksiksiz uygulamadan ve imam hatipleri yasal alanına çekmeden Cumhurbaşkanı seçemez. Türbandan da, yüzde 25’lik temsil hakkında da daha önemli bir husus. Kamunun bilgisine sunulur!
12 EYLUL 2006 SALI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |